Masmavi gökyüzünün pırıl pırıl parladığı, güneşin bütün parlaklığıyla yeryüzüne gülümsediği, baharın tatlı serinliğine eşlik eden kuş cıvıltılarının hoş sedası vardı günün kuşluk vaktinde. Yeri göğü inleten bir ses, yedi kat semaya yükseldi iki katlı kerpiç evin penceresinden. Öyle bir çığlık ki Küçükağa köyünün her hanesinin duvarlarında her sokağın semasında her sakinin kulağında çınladı. O sesle kuşlar sustu. Doğa sessizliğe büründü. Tül perdeler savruldu yarı açık camdan sokağa. Kulakları sağır eden o sesin ardından herkes birbirinin yüzüne baktı. Gözler şaşkındı. Dudaklar kıvrıldı. “Ne oluyor, gelin alımı sabahtan mıydı?” dediler birbirlerine. Güneş alabildiğine parlakken şimdi bulutlar avare dolaşmaya başlamış, gökyüzünü sabote ediyordu. Köy halkı, bahar olmasına rağmen güneşin şaşkınlığını, bulutların isyanını hissettiler. Gökyüzünde bir gariplik vardı. Bulutlar renklerini koyulaştırmış, bir dedektif gibi güneşin peşine takılmıştı.
Hâlbuki Selvi dün gece çok heyecanlıydı. Başında kırmızı duvağı, sürmeli gözleri çakmak çakmak etrafında avuçlarında yanan mumlarla dönerek oynayan kız arkadaşları ve yanı başındaki sandalyede oturan Kerimin varlığı avuçlarını terletmiş, göğüs kafesi inip çıkmaya başlamış, nefesi kontrolünü kaybetmişti. Kerimin omuzlarındaki yeşil örtü yüreğinin içini gıcıklamış, omzu omzuna değdikçe bedenini garip bir ürperti sarmıştı. Hayatının unutulmayacak harika bir kına gecesi olmuştu. Kızlar ellerindeki tefi çalmışlar serçe parmağına bağladıkları mendillerle Mevlâna gibi etrafında dönmüşlerdi. Yerler balonlarla kaplanmış çocuklar almak için yarışarak kınanın maskotu olmuşlardı. Kerimin arkadaşları ise dans pistine girişe volkanları sıralamışlar attıkları her adıma göre yanan volkanlar gözleri kamaştırmıştı. Hele hayatının bundan sonra kalanını birlikte yürüyeceği eşinin kollarında süzülürken ayakları yerden kesilmiş etraflarında yanan volkanlar adeta gökyüzünden yıldızlar dökülüyor hissi vermiş Selvi ve Kerim görünmeyen kanatlarıyla uçmuşlardı adeta.
Köy yerinde yeni yeni moda oluyordu konfeti ve volkanlar. Hayvancılık ve tarımla geçinen bu küçük köy zamana ayak uydurmaya çoktan başlamıştı. Mahallenin dört yol kavşağında olan köy bakkalı market havasına bürünmüş, Köşem Market adıyla yeni vizyonunu belirlemişti. Sinema kültürü eğreti dursa da oturmaya çalışmış kafe, oyun salonları, parklar birer birer eski köye yeni adet getirmiş eskilerin üstüne bağdaş kurmuştu. Bu değişimden tabi ki düğünler de nasibini almıştı ve Selvi’nin çok havalı bir kına gecesi olmuştu. Hele o kına vurulma anı… Avucuna altın yerine demir beş lira koyarak açmasını istemişlerdi de o da açıvermişti. Arkadaşı Nevin kahkahalar eşliğinde elini kapamış, “Altın olmadan açmıcaksın canım” diyerek neşeye neşe katmıştı.
Kına yakılırken “Yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar” türküsü çaldığında annesi içli içli ağlamış o da dayanamamış gözyaşlarına boğulmuş, hıçkıra hıçkıra ağlamıştı. Duvağının altından bir annesine bir arkadaşlarına baktığında içini garip bir hüzün sarmış, ayrılığın acısı yüreğine düşmüş gönlü hüsranla dolmuştu. Bir yandan da sevdiğine kavuşmanın ayrılıktan geçtiğini idrak edip kendine gelmiş “hem ağlarım hem giderim” hesabı anın tadını çıkarmıştı.
Gece tüm kız arkadaşlarıyla geç vakitlere kadar vur patlasın çal oynasın eğlenmişler sabaha kadar da türlü şakalarla geceyi aydınlatmışlardı. Doyumsuz bir kına gecesinin ardından gün doğarken herkes evine dağılmıştı. Kuşluk vaktine kadar yatıp dinlenen Selvi kalkmış az sonra müstakbel eşi gelmeden banyo yapmak için hazırlanmıştı. Beraber kuaföre gidecekler, sonra parkta fotoğraf çekimiyle mutluluklarını ölümsüzleştireceklerdi. Sonra da akşamki düğün alanına geçeceklerdi. Köyün meydan yerindeki okulun önüne masalar, sandalyeler sıralanmış, gelin köşkü kurulmuş akşamın bütün hazırlıkları bitmişti. Rengârenk ışıklar yıldız böcekleri gibi aydınlatacaktı bahçeyi. Bu konsept köyde ilkti ve herkes merak ettiği için akın akın okulun bahçesine bakmaya gidip geliyorlardı.
Selvi banyoda aynanın karşısında kıvır kıvır kumral saçlarını yuvarlak yüzünün üzerine savururken akşamı düşünmekten kendini alamıyordu. Kalem kaşının üzerine dökülen kâküllerini taradı özenle. Kerim gelmeden duşa girip çıkmalıydı. “Makyajımı yapana kadar vakit geçer. Daha ilk günden bekletmeyeyim” diye düşündü. Buğday tenine beyaz çok yakışıyordu. Gelinlik ve duvakla hayal etti kendini. Nefes alışları o kadar sıklaştı ki göğüs kafesi nerdeyse patlayacaktı. Kalbi yerinden çıkacak gibi oldu. Balayına nereye gideceklerdi acaba. Sürpriz demişti Kerim.
Sonra müstakbel eşi Kerim’i hayal etti. Karakaşının üzerine dökülen düz saçları pırıl pırıldı. En çok da hep sevgiyle bakan kömür gözleri etkilemişti onu. Onun derin kuyuları andıran gözlerinin içine baktığında o çukurlukta kayboluyordu. Uzun boylu olmasına çok sevinmişti. Boyu boyuna huyu huyunaydı. Ya kendisinden kısa olsaydı. Komik olurdu herhalde. İyi ki biraz göbekliydi, en azından onun kilosunu kapatıyordu. Selvi biraz balık etli olduğu için Kerim’in kilosu hoşuna gitmişti. Yakışıyordu ona göbek. Hep canını sıkan kilosuyla Kerim barıştırmıştı onu. Yine de kendini zayıf hayal etmekten alıkoyamadı.