
Hasta, yaşlı bir kadını ziyaret etmekti tek maksadım. Asalarıyla zorla açtığı kapının ardındaki duvara dayanan Ayşe Teyzenin koluna girip yatağına yatırdım. Öksürdü. Göğsünün derinliklerinden gelen o hırıltı, odadaki nemli sessizliği ikiye böldü. İlaç kokan, penceresinden sadece gri bir gökyüzü görünen o küçük odada, yatağının kenarına ilişmiştim. Kurumuş, çizgileri derin birer uçurum gibi hat hat ayrılmış parmaklarıyla beyaz çarşafın ucunu sıkıyordu. İnsana hasret, konuşmak arzusuyla yalnızlığına yoldaş arayan ruhunun çığlıkları gibiydi. Sürekli “Allah razı olsun, ne iyi ettiniz de geldiniz.” sözleri ruhuma dinginlik verdi.
Eşinin vefatından sonra yalnızlığı karanlığı olmuş. Evlatlar uzak olunca hepten kendiyle baş başa bir hayat yaşayan Ayşe Teyze, çocuklarının yanına gitmeyi hatıralarına hakaret sayıyordu. Kırık hayatlar meclis başkanı gibiydi. Yaşadığı hayatın izleri yüzüne, bedenine, gözlerine sirayet etmişti. Bir ara komşusu ekmek getirdi. “Nasılsın çadır güzeli, bugün misafirin olunca keyfin yerinde.” dedi. Komşunun gidişiyle yaşlı kadının gözlerinin içine bakıp güldüm. “Çadır güzeli derken?” Acıyla karışık buruk bir tebessüm oluştu dudaklarında. Gevrek gevrek güldü ve gözlerini duvardaki saate dikti; saniyelerin o monoton tıkırtısı sanki onu seksen yıl geriye, başka bir zamanın tıkırtısına götürdü. Kuruluktan çatlamış dudakları hafifçe kıpırdadı. Lafın gelişi, öylesine, sanki komşunun bahçesindeki kuruyan bir ağaçtan bahseder gibi döküldü kelimeler ağzından:
”Ben anamı hiç görmedim kızım…”
Zaman, o odadaki halının eskil desenlerinde eridi. Ses kırıldı, duvarlar daraldı ve o ilaç kokusu yerini aniden küf, tezek ve çiğ sütün keskin kokusuna bıraktı.
Karanlık. Sadece katran karası bir karanlık değil bu; aşağıya, toprağa doğru süzülen kanın, yukarıya, ahşap kirişe bağlanan kenevir ipin kokusunu taşıyan bir karanlık.
“Acı… Acı, bedenimdeki sancı değil, ayak bileklerime dolanan o ip, etimi değil ruhumu kesmesi. Baş aşağıyım. Dünya tersine dönmüş. Tavandaki tahtakurularını, yerdeki saman çöplerinden daha yakın görüyorum. Kafama hücum eden kan, şakaklarıma davul gibi vuruyor. Güm. Güm. Güm. Tıpkı babamın meydanda çaldığı o davul gibi… Düğünlerde insanları coşturan o şenlikli ritim gibi… Ne tuhaf, dışarıda herkesi oynatan, neşe dağıtan o eller, az önce sırtımda o kalın gürgen sopayı kırarken hiç yorulmadı.
”Yalan” diyorum içimden. Sesim boğazımda kuruyan bir tükürük gibi kalıyor, dışarı çıkmıyor. İçimden kendime konuşuyorum uzun bir gece boyu, bazen bir buçuk gün… İnsan baş aşağıyken en çok kendine konuşurmuş. ‘Yalan söyledi baba, vallahi yalan söyledi. Ben dökmedim o sütü. Ben bozmadım o yatağı. Ben hiçbir yere gitmedim, kimseyle kavga etmedim. Hiç kimsenin bir şeyini almadım.’ Ama üvey anamın o sinsi, fısıltılı sesi babamın kulağına bir kere girdimi, babamın çalgıcı kulakları benden başka her sesi duyardı. O kadın gülerken yüzündeki çizgiler gözümde nasıl da çirkinleşirdi… O gülsün, o rahat etsin diyeydi ev işlerini, yemeği, çamaşırı bana yüklemeleri; yetmezdi hırsını alsın diye o ahıra, karanlığa asardı babam.
Ahırın tahta aralıklarından sızan o tek tük ışık huzmelerine bakardım. Toz taneleri uçuşurdu ışığın içinde. ‘Ne kadar şanslılar, havada asılılar ama canları yanmıyor’ diye düşünürdüm. Benim canım… Canım nerede, bilmiyorum. Ayaklarım uyuştu, acı bitti, yerini devasa bir ağırlığa bıraktı. Kulaklarımın içinde bir uğultu. Babamın gırnatasının sesi geliyor uzaktan, bir düğün evinde neşeyle üflüyor şimdilerde. İnsanları eğlendiriyor benim babam. ‘Dünyanın en tatlı, en neşeli adamı’ diyorlar onun için dışarıda. Keşke ben de dışarıdaki o yabancı insanlardan biri olsaydım. Keşke beni doğuran o kadın, annem, yukarılarda bir yerlerdeyse şu tavandaki tahtaları kırıp uzatsaydı elini. “Ayşe” deseydi, “Gel kızım, gidelim.”
Gitmek… Sadece gitmek. Ayaklarım yere bassın ve sadece yürüyeyim. Neresi olduğu önemli değil. Şifa kapısı dedikleri yer belki de sadece topraktır.”
Gözlerini kırptı Ayşe teyze. Odanın içindeki o ağır ilaç kokusu geri geldi. Bana baktı, gözlerinin içi upuzun bir tünelin sonundaki o sönük ışık gibiydi.
”Sonra” dedi, sesi biraz daha kısıldı. “Pamuk toplama zamanı geldi. Amcam dayıbaşıydı, yalvardım; ‘Beni de götür’ dedim. ‘Ne iş olsa yaparım, pamuk toplar, tütün dizer, yemek yaparım, yeter ki beni buralarda bırakma.’ Üç dört ay evden uzak kalmak, sadece çalışmak… O ağır ev işlerinin yanında bana dinlenmek gibi geldi. Beyaz pamuk tarlaları, o zaman benim gözüme cennet gibi göründü. Meğer insanın cehennemden kaçarken sığındığı yer de kendi yangını olurmuş…
Kamyonun kasasında evden uzaklaşırken arkamızda kalan sadece toz bulutu değildi; çocukluğumun o kanlı kırbacı, üvey anamın fitneleri, ahırın o tavan kirişi de o tozun içinde kayboluyordu. Pamuk tarlasında çalışırken ameleleri getirip götüren kamyoncu Mehmet, laf atmaya başlamıştı bana. ‘Şist, kız! Ben seninle evleneceğim, seni buralardan kaçıracağım’ diyordu. Önce direndim, korktum, kaçtım. Fakat üvey anneden çektiğim o zulüm zihnimi öyle bir kuşatmıştı ki Mehmet’in vaatleri bana bir aşktan ziyade; sırtıma inmeyen bir sopa, ayaklarımı yerden kesmeyen bir kenevir ipi, gece korkmadan gözümü yumabilme ihtimali gibi geldi. O yüzden kabul ettim. Üç ayın bitiminde, köye dönme vaktinde aybaşılar daha bizi aramaya koyulmadan, Mehmet’in kamyonuna atlayıp kaçtım.
Şehre geldik. Büyük, gürültülü, yabancı bir şehir… Mehmet’in bir arkadaşının evine sığındık. Günlerce o evin küçük odasında, pencerelerin perdelerini sımsıkı kapatıp oturdum. Korkuyordum ama bu korku babamın ayak seslerini duyduğumdaki o felç eden korku değildi, bir kurtuluşun elden gitme korkusuydu.
Ama huzur, bizim gibi erkenden büyütülen çocukların yakasını çabuk bırakırmış.
O gece kapı o kadar sert vuruldu ki kalbim göğüs kafesimi delip çıkacak sandım. İçeri giren adamların üzerinde üniformalar vardı. Sert yüzlü, kanun kokan adamlar… Beni Mehmet’in kollarından çekiştirirken, Mehmet’i yere yatırıp bileklerine o soğuk demirleri geçirirken çığlık attım.
‘Durun!’ diye yalvardım, polisin yakasına yapıştım. ‘Yapmayın, o bana vurmadı! O beni kurtardı!’
Anlamadılar. Dinlemediler. Kanun dedikleri şey, benim sırtımdaki görünmeyen yaraları görmüyordu; sadece nüfus kâğıdımdaki o, on beş yıllık çocuk gövdeme bakıyordu. Mehmet’i “yaşı küçük kızı kaçırmak” suçundan hapse götürdüler. Bense koskoca karakolun ortasında, buz gibi bir sandalyede yapayalnız kaldım. Karşımda oturan kanun adamları bana ‘Seni babanın evine, köyüne teslim edeceğiz’ dediler. O kelimeyi duyduğum an, ahırdaki o tavan kirişi kafama çöktü sandım. Nefesim kesildi. Dizlerimin üstüne çöktüm o koca adamların önünde. Ağlamaktan sesim kısıldı, hıçkırıklarım karakolun taş duvarlarında yankılandı:
‘Kurbanınız olayım beni babama vermeyin! Öldürür beni, valla yaşatmaz! Beni kaynanamın yanına götürün… Dağdadırlar onlar, çadırdadırlar, çobandırlar… Beni o çadıra bırakın, ne olur!’
Bir çocuğun, dağ başındaki derme çatma bir kıl çadırı, babasının çatısına tercih edişindeki o feryat, oradaki taş yürekleri bile titretti ama kör kanunu delmeye yetmedi. Yaşım küçük diye beni tutup yeniden o cehenneme, babamın ellerine teslim ettiler.
O kapı kapandığında üvey anamın kapı eşiğindeki o zafer dolu, zehirli gülüşünü gördüm. Babam beni saçlarımdan kavrayıp içeri sürüklerken bu kez dayaklar daha hırslıydı, işkence daha insafsızdı. ‘Bizi rezil ettin!’ diye inleyen babamın sesi, sopanın her vuruşunda etimi kemiğimden ayırıyordu. Günlerce sızlayan yaralarımla, ölümü bir kurtuluş gibi bekledim.
Sonra bir gün, evde fısır fısır konuşmalar, paraların hışırtısı duyuldu. Mehmet’in ailesi babamın kapısına gelmişti. Masanın üzerine paralar kondu. Benim hayatım, benim o kırbaçlanan on beş yaşındaki gövdem, bir masanın üzerinde başlık parası pazarlığına kurban ediliyordu. Babam paraları sayarken gözlerinin içi gülüyordu; dışarıda insanları eğlendiren o gözde, neşeli çalgıcı, kendi evladının hürriyetini satıyordu.
Mehmet hapisten çıktı. Paralar ödendi, imzalar atıldı. Bana alelacele, üzerime eğreti oturan bir gelinlik giydirdiler. Yüzüme sürülen allık, yanağımdaki morlukları kapatmaya yetmiyordu. Köy meydanında davullar çalındı, gırnatalar üflendi. Babam yine o neşeli çalgıcıydı, herkesi eğlendiriyordu. Ben ise o gelinliğin içinde, bir çocuk gelin olarak babamın evinden çıkarken ağlamıyordum. Çünkü benim için bu düğün, bir yuva kurmak değil, cehennemden kaçış biletinin resmiyetiydi. Koca evi, sığınacağım o yegâne sığınaktı.”
Ayşe Teyze derin bir nefes aldı. Odanın içindeki o kasvetli hava, onun gözlerindeki hatırayla birlikte birden dağıldı. Yüz çizgileri yumuşadı, kurumuş ellerini kalbine doğru götürdü.
”İşte o zaman bitti o kâbus kızım,” dedi, sesi titredi ama bu kez içindeki o huzurun hafifliğiyle. “Beni o dağlara, Yörüklerin içine, kaynanam Zahide Hanım’ın yanına götürdüler…
Dağın rüzgârı sertti ama babamın soluğundan daha merhametliydi. Kıl çadırın önüne vardığımızda, Zahide ana karşıladı bizi. Ne bir evleri vardı ne de saray gibi yatakları… Bildiğin taş, toprak, derme çatma bir göçebe hayatı, çobanlık… Ama Zahide ana bana öyle bir sarıldı ki ben ömrümde ilk defa “anne” kelimesinin sıcaklığını hissettim. Beni bağrına bastı, saçlarımı okşadı. Yanağımdaki o gizli morluklara bakıp ağladı benimle birlikte. O günden sonra bana ne üvey anne fısıltısı ulaştı ne de sırtımda patlayan gürgen sopasının korkusu.
O akşam, ateşin küllenmeye yüz tuttuğu o saatlerde, Zahide ana sofraya bir parça kuru ekmekle birkaç soğan koydu. Yumruğunu vurdu, soğanı başından kırdı. Yarısını bana uzattı.
‘Ye Ayşe’m’ dedi, ‘Ağız tadıyla ye kızım’
O soğanın keskin kokusu burnuma dolduğunda gözlerimden sicim gibi yaşlar süzüldü. Ama bu sefer acıdan, korkudan değil; şükürdendi, hafifliktendi. Hayatımda ilk defa lokmamı korkmadan yutuyordum. İlk defa arkamdan dönen yalanların gölgesi yoktu soframda ve ilk defa karnım doyuyordu.
O dağ başında, o çadırın içinde, bir kuru soğanı kırıp o ana kucağında ağız tadıyla yemek… Huzur dedikleri şeyin betondan evlerde, paralarda pullarda değil, merhametli bir yürekte olduğunu ben o gün, o yoksul çadırın tam ortasında öğrendim. Hayatım boyunca tattığım en tatlı lokma, o gün o çadırda yediğim kuru soğandı.”
Ayşe Teyze sustu. Gözlerini yavaşça kapattı, sanki o çadırın kokusunu, Zahide ananın sıcaklığını hâlâ o küçük odada hissediyormuş gibi derin bir huzurla gülümsedi. O yorgun, yaşlı elleri çarşafın üzerinde serbest kaldı.
O odadan çıkarken gözlerimdeki yaşları silmedim. Çünkü biliyordum ki Ayşe teyze, seksen yıllık ömrünün en büyük zaferini, o dağ başındaki kıl çadırda, bir kuru soğanla kazanmıştı.

2 Yorumlar
Bir solukta okuduğum çok keyifli bir hikaye 🙏🏻🥰 kaleminize yüreğinize sağlık Ümmügülsüm hocam💖
Yaşamın en güzel anları merhamet vicdan huzur kapılarında saklı, insan olmayı başardığımızda dünyanın yükü hafifleyecek …
Kaleminiz kavi olsun Gülsüm Hocam öyle duygu yüklü ki okurken ağlamamak elde değil.Hayatın gerçek acı yüzü bazen doğduğun bir ev değil de başka bir yuva sana huzuru tattırıyor tıpkı hikayedeki Ayşe teyze de olduğu gibi.Mutluluk ne malda ne mekanda mutluluk bir küçük sarılmada sıcak bir gülüşte huzurda…