EdebiyatManşetÖykü

Kahvenin Hatırı Yalanmış

İnci PARLAK

Tam bir yıl önce bugün… Takvimde sıradan bir tarih gibi duran ama benim miladım sayılan o gün.

Şehrin gürültüsünden sıyrılmış, kuytu bir köşedeki küçük kafede oturuyorduk. Masanın ortasında tüten iki fincan sade kahve ve yanlarında küçücük kırmızı ambalajlı iki parça bitter çikolata vardı. Dışarıda akan hayat, akan zaman ve masaların arasında koşturan garsonlar… Hiçbiri yoktu benim için. Dünya, sadece o masanın sınırlarından ibaretti.

Sırtını dik tutuşu, omuzlarındaki doğal otorite ve duruşuna heybet katan kararlılığı daha ilk andan itibaren etrafındaki tüm havayı değiştiriyordu. Ama beni asıl benden alan, yüzündeki karakteristik çizgiydi, hilal bıyığına, o sert hatların arkasında gizlenen mağrur ifadeye ilk görüşte vurulmuştum. Karşımda ne istediğini bilen attığı adımlardan emin, âdeta fırtınalara meydan okuyabilecek bir adam oturuyordu. Ve ben, o adamın karşısında hayatımda ilk defa bu kadar çaresiz, bu kadar çocuksu bir heyecanın pençesindeydim.

Göğsümün içinde bir kuş çırpınıyordu sanki. Nabzım kulaklarımda uğulduyor, heyecandan ne yapacağımı bilemiyordum. Masadaki kahveden bir yudum aldım, boğazım kurumuştu. Heyecanımı gizlemek, ellerimin ritmini kaybetmiş titremesini bastırmak için masanın kenarındaki küçük bitter çikolata paketine uzandım. Sadece ambalajı açacak ve küçük bir parça çikolatayla zamana oynayacaktım.

Yapamadım.

Parmaklarım ambalajın plastiğinde kaydı. Ellerim o kadar çok titriyordu ki küçücük paketi yırtmayı bile başaramadım. Utançla karışık bir panik dalgası omurgamdan yukarı doğru tırmandı. “Lütfen fark etmesin,” diye geçirdim içimden, “lütfen bu çocukça heyecanımı görüp beni komik bulmasın.”

Fakat o, her zamanki sarsılmaz sakinliği ve muazzam farkındalığıyla duruyordu.

Sözünü hiç kesmeden, anlattığı konunun akışını bozmadan hafifçe masaya doğru eğildi. Sakin ve kendinden emin bir hareketle titreyen parmaklarımın arasındaki çikolatayı aldı. O an temasa geçen tenimizin sıcaklığı, ruhuma bir elektrik akımı gibi yayıldı. Bakışlarını bir an bile gözlerimden ayırmadı.  Derin ve güven veren gözleriyle yüzüme bakarak hafifçe gülümsedi. O gülümseme, masadaki tüm gerginliği bir anda buharlaştırıp yok etti. Çikolata paketini çaba sarf etmeden, sakince açtı ve masaya, tam önüme bıraktı. Ardından, sanki az önce dünyamı yerinden oynatan küçük mucizeyi yapmamış gibi aynı dinginlikle cümlesini tamamlamaya devam etti.

Sahi… Ne anlatıyordu o an?

Ağzından çıkan kelimeleri duymuyordum ki. Kalbimin o kadar şiddetli ve ritimsiz bir çarpıntısı vardı ki kulaklarımda kendi içimdeki devasa orkestranın sesinden başka hiçbir şeye yer kalmamıştı. Sadece sesinin tonundaki güveni, tonlamalarındaki kararlılığı hissediyordum. Bakışlarının sıcaklığı çikolatanın acımtırak kokusuna karışıyordu. Kelimelerin anlamı kaybolmuştu; geriye sadece onun varlığı, duruşu ve eşsiz gülümsemesi kalmıştı.

Bu kısa kahve randevusu, zamanın nasıl geçtiğini anlayamadığımız büyülü bir an olarak hafızama kazındı. Muhabbetimiz belki kısacıktı ama tadı ömrüm boyunca damağımda kalacak gibiydi. Ayrılma vakti geldiğinde, içimde buruk bir özlem çoktan kök salmaya başlamıştı. “Acaba,” diyordum kendi kendime eve doğru yürürken, “o da aynı şeyleri hissetti mi? Yoksa bu sadece benim zihnimde büyüttüğüm bir masal mıydı?”

Cevabımı almak çok sürmedi.

Ayrılışımızın üzerinden henüz on beş dakika geçmişti ki cebimdeki telefon titredi. Ekranda onun adını gördüğümde adımlarımı durdurdum. Kalbim yine aynı ritimle çarpmaya başladı. Telefonu açtığımda, az önce karşımda oturan o güçlü ve kendinden emin ses, sanki hiç ayrılmamışız gibi konuşmaya kaldığı yerden devam etti:

“Sana söylemeyi unuttum, az önce bahsettiğim o konuyla ilgili…”

O gün, kafeden ayrıldıktan sonra gün boyu her on beş dakikada bir aradı beni. Her defasında yeni bir bahane, yarım kalmış bir cümle, aniden aklına gelen küçük bir detay vardı heybesinde. Aslında ne anlattığının bir önemi yoktu. Mesele, aradaki mesafeyi hiç hissettirmemek, o masadaki büyüyü gün boyunca sürdürebilmekti. Ayrılmıştık ama ruhlarımız o masada oturmaya, kahvemizi yudumlamaya ve göz göze bakışmaya devam ediyordu.

O gün anladım ki o kısa muhabbetin tadı sadece benim damağımda kalmamıştı. Onun da zihnini, kalbini ve adımlarını esir almıştı. Hilal bıyığının altındaki o vakur duruşun arkasında, bana karşı durdurulamaz bir merak ve derin bir çekim besleyen bir adam vardı.

Ve işte bugün, tam bir yıl sonra…

Yine aynı kafede, aynı masanın hatırasıyla aynı yerde oturuyorum. Dışarıda akan hayat, geçen insanlar… Ve ellerim, tam bir yıl önceki gibi yine titriyor. Ama bu kez heyecandan değil; aldatılmışlığın, dökülen gözyaşlarının ve içimde biriken o devasa öfkenin soğukluğundan…

Bir kahveyle başlayan, bir çikolata ambalajıyla düğümlenen ve ayrıldıktan sonra her on beş dakikada bir gelen aramalarla ilmek ilmek işlenen bir hikâyenin tam sonundayım.

O gün o masada, titreyen ellerimden sakince çikolatayı alışını, gözlerimin içine bakarak sergilediği sarsılmaz sakinliği hatırlıyorum. Dik duruşu, gücü ve duruşuna heybet katan hilal bıyığıyla gözümü nasıl boyadığını… Ne kadar büyük bir hayranlıkla bakmışım meğer. Oysa o gün anlattıklarını kalbimin gürültüsüne kapılıp duyamayışım, kaderin bana verdiği ilk uyarıymış. Ben o gün o masada bir adama sevdalandığımı sanıyordum, oysa avına karşı yalnızca anlık bir heyecan duyan bir avcının ağına takılıyormuşum.

Meğer on beş dakikada bir gelen aramalar, ruhlarımızın birleştiğinden değilmiş. Sadece elde edene kadar sürdürülen bir taktiğin, sonuca ulaşana kadar oynanan profesyonel bir oyunun parçasıymış.

Şimdi geriye dönüp baktığımda çok daha net görüyorum her şeyi. O gün o masada biz sadece kahve içmemişiz, ben kendi ellerimle kalbimi bir yıkıma teslim etmişim.

O bana bir daha hiç kimseyi böyle sevmemeyi, hiç kimseye kolay kolay güvenmemeyi öğretti; bense ona belki de ömrü boyunca bir daha bulamayacağı katışıksız ve gerçek bir sevgiyi tattırdım.

Ama gerçek sevgimin karşılığında aldığım tek şey hevesi geçene, oyun bitene kadar hislerimle oynayan bir adamın sığlığı oldu. Karşılık beklemek aklıma gelmemişti ama sırtımdan vurulmayı yarıda bırakılmayı da hiç beklemiyordum.

Zamanla anladım ki karşımda gördüğüm güçlü, kararlı ve duruş sahibi adam aslında hiç var olmamış. O heybetli hilal bıyık, sadece görsel bir aksesuardan, sarsılmaz duruş ise sadece avına göz diken bir çakalın kurnazlığından ibaretmiş. Uçkurunun peşinden koşan, kendi egosunu tatmin etmek için bir başkasının dünyasını yakıp yıkmaktan çekinmeyen zayıf bir yaratıkmış meğer.

Bir yıla sığdırılmış kısacık bir mutluluk maskesi… Ve o maskenin altından çıkan kocaman bir hayal kırıklığı, dinmeyen gözyaşları ve bu ağır hüsranın bedenimde yol açtığı sağlık sorunları… Kalbimde bıraktığı derin yara belki hemen kapanmayacak, biliyorum. Ama bugün aynı masada otururken emin olduğum bir şey var:

Kaybeden ben değilim. Ben onu gerçek bir sevgiyle sonuna kadar ve dürüstçe sevdim. Asıl kaybeden benim en temiz duygularımı birkaç günlük bir hevese kurban eden ve sahte duruşunun ardında koca bir hiç saklayan oydu.

İlgili Haberler

Umut

KÜBRA ÇAKAR

Osmanlı’da Bir Elçinin Kayıp Günlüğü

okuryazarkitaplar

Her Şey İnsan İçindi – Nilgün Babacan

KÜBRA ÇAKAR

Yorum Yap

Kitap, Sinema, Tiyatro, Edebiyat, Tarih, Mitoloji, Müzik, Resim, Gez Gör, Doğa Sporları, Aktüel Bilim, Anadolu, Dünya Mirası, Festival, Fuar, Sergi, Akademi, Yazarlar...