
Neden Turnalar her kelimeye dökülüşlerinde içimizi bir parça hüzün kaplar?
Turnalar zihnimizde her zaman iki kanadı arasında ağır yükler taşıyan göçmen kuşlar olarak yer aldı. Zihnimiz onlardan bahsederken hep melankolik bir melodiye ritim tutar. Cevap ise bilincimizin çok daha derinlerinde insanlığın ortak hafızasında saklı. Anadolu’nun tozlu yollarından Japonya’nın mistik tapınaklarına kadar uzanan bir hikaye. Bu kuşlara yalnızca birer “Göçmen kuş” diyemeyiz. Onlar alemler arasında mekik dokuyan ezoterik habercilerdir.
Çalışırken müzik dinlemeyi çok severim. Bir şarkıda turna kuşu geçiyordu ve onunla ilgili bir hikâye yazmak geldi içimden. Aniden cümleler zihnime akın etmeye başladı. Birçok hikâye belirdi düşüncemde. Demek ki çok dolmuşum bu turnalar hakkında. Önce hüzünlü bir şeyler yazmayı geçirdim aklımdan. Duygusal birazda melankolik olması daha yakın geldi şu an ki hislerime. Ama ben bu değilim. İçimde yaramaz bir çocuk var o turnalarla eğlenmek isteyen. Neden hüzne sürükleniyordum her seferinde. Belki de turnalar hakkında anlatılan trajik hikâyelerden etkilenmiştim ve bu tarz yazmaya yöneldim. Google da nasıl geçiyor diye sordum: “Anadolu kültüründe telli turna kuşlarının saflığı, vefayı ve uzaktaki sevdalılara haber götürme gücünü temsil ettiği, hüzünlü bir gurbet ve hasret hikayesidir” böyle bir açıklama verdi bana.
Anadolu kültürüne dönüp baktığımızda, turnanın kanatlarında taşıdığı şeyin sadece “gurbet” olmadığını anlıyoruz. O, saf ruhun, sadakatin ve ilahi olanla kurulan bağın sembolüydü. Yunus Emre’nin dizelerinde turnanın Peygamberimize selam götürmesi kalbimize dokunan bir anlatıdır. Ezoterik geleneklerde kuşlar, gök ile yeri, yani yaratıcı ile yaratılanı birbirine bağlayan ruhsal elçiler olarak kabul edilir. Turna, yeryüzünün ağırlığından sıyrılıp göğün yüceliğine yükselebilen, sadakatiyle vefayı, saflığıyla da ruhun temizliğini simgeleyen bir köprü görevinde olması tesadüf değil. Bu yüzden uzaktaki sevdalısını bekleyen insanın ümidini turnaya yüklemesi, sadece coğrafi uzaklıktan ziyade, ruhsal bir kavuşma arzusunun da yansımasıdır.
Dünyanın öbür ucuna, Japonya’ya doğru kanat çırptığımızda ise bu mistik derinlik yepyeni bir boyut kazanır. Bir hastanın iyileşmesi, hayata tutunması için katlanan bin kâğıt turna kuşu (Senbazuru), sıradan bir dilek eyleminden çok daha fazlasını barındırır. Bu gelenek, niyetin ve emeğin maddeye dönüşme şeklidir. Her bir katlama eylemi, sabrın ve inancın görünen bir tezahürüdür. İnsan ruhunun şifa bulmak için kozmik bir geometriyle kuşu yeniden yaşatmasıdır. Ezoterik anlamda turna, uzun ömrü ve ölümsüzlüğü simgelerken, kâğıttan yapılan bin turna da kaderin çizgisini değiştirebilecek güçte bir kolektif bilinci ve adanmışlığı temsil eder.
İşte tam da bu yüzden, içimizdeki o neşeli, yaramaz çocuk turnalarla dans etmek, onlarla eğlenmek isterken bile, kalemimiz ister istemez o köklü ve hüzünlü anlatılara kayar. Çünkü insan, yüzyıllardır turnalara yüklenen o kolektif yalnızlığı ve hasreti genlerinde taşır. Maddesel bir açıdan bakarsak, turnalar sadece mevsimsel döngüleri takip eden akıllı göçmenlerdir, ancak hislerin penceresinden bakıldığında, mistik bir yol gösterici ve ruhumuzun derinliklerindeki saklı sırların taşıyıcılarıdır.
Hem bu kadar gerçekçi hem bu kadar gizemli olabilen bir canlı, içimizdeki çocuğu eğlendirirken bile ruhumuzu o tatlı melankoliye sürüklemeye yetiyor.
