
Bir kelimenin ağızda erimesi ne kadar sürer? Bazen bir ömür bazen bir nefes. Onu dilimin ucunda tutarım, ısıtırım, kıvırırım; ama her seferinde başka bir şeye dönüşür. Tıpkı simyacının imbikte kaynattığı o yeşil sıvı gibi ne olduğunu bilmediğin, ama dönüştüğünü gördüğün bir büyü. Her harf, bir ateş; her hece, bir damla. Ve ben, baştan sona bu buharın içinde yoğrulurum.
Sözcükler, aslında hep eksiktir. “Aşk” dediğimde içinde taşıdığım o koskoca yangının yalnızca bir kıvılcımını dökerim ortaya. “Acı” dediğimde içimdeki uçurumun yalnızca kenarına otururum. Oysa asıl olan söylenemeyendir, sözcüklerin arasına sıkışıp kalan o incecik boşluktur. İşte orası gerçek simyanın yapıldığı yerdir. Çünkü anlam, hiçbir zaman kelimenin tam kendisinde değil; onun yanı başında, sessizce bekleyen gölgesindedir. Kim bilir, belki de bir yazar olmak, bu gölgelerle dans etmektir. Işığı yakmak değil, karanlığın şeklini fark etmektir. Kalem kâğıda değdiğinde aslında hiçbir şey yaratılmaz, yalnızca zaten var olan bir şey, biçim değiştirir. Tıpkı suyun buharlaşıp gökyüzüne yükselmesi gibi ya da külün içinden yeniden doğan kumru gibi. Kelimeler, bu dönüşümün sessiz tanıklarıdır. Ben sadece, onların ağzımdan çıkarken aldığı şekli seyrederim; hayretle, korkuyla ve sonsuz bir minnetle.
Bir cümle kurarım, içimdeki o dağınık duyguyu sıraya dizerim; ama cümle biter bitmez, başka bir çağrışım başlar. Kelimeler, kendi aralarında ittifak kurar, beni aşar, kendi anlamlarına yürür. O an anlarım ki ben kelimelerin sahibi değil, onların kapısıyım. Onlar benden geçer, ben onların içinde eriyip giderim. İşte simyanın en acımasız yanı budur; dönüşen sadece kurşun değil, simyacının ta kendisidir. Dışarıda, her gün onlarca kelime duyar, onlarca cümle işitiriz. Ama kaçı gerçekten dönüşür? Kaçı, ruhun o derin kuyusuna bir taş gibi düşer ve yankı yapar? Çoğu, yüzeyde kalır, suda süzülen yağ gibi; kayar, geçer, iz bırakmaz. Oysa bir kelime eğer gerçekten yaşanmışsa, eğer gerçekten hissedilmişse içimizde bir maden gibi çöker. Ağır, kıymetli ve işlenmeyi bekleyen. İşte o kelimeyi bulmak, simyacının en büyük zaferidir. Ama bulmak yetmez; onu ısıtmak, dövmek ve sonunda bir ışıltıya dönüştürmek gerekir.
Bazen de kelimeler, bizi terk eder. En çok ihtiyaç duyduğumuz anda, dilimizin ucunda birikir, söylenmeyi bekler ama bir türlü dökülmez. O an, içimizdeki o tarifsiz duygu, bir volkan gibi kabarır ama ağzımızdan yalnızca duman çıkar. Sessizlik, kelimelerin simyasında en büyük ustur. Çünkü sessizlik, kelimelerin ham maddesidir. O sessizliğin içinde yoğrulmayan hiçbir kelime, gerçek anlamını bulamaz. Bu yüzden bazen yazmak için susmak bazen konuşmak için dinlemek gerekir. Belki de bütün mesele kelimeleri değil, kelimelerin ardındaki o titreşimi yakalamaktır. Tıpkı rüzgârın sesini tellerin arasında aramak gibi. Veya ateşin sıcaklığını külün içinde hissetmek gibi. Simya maddeyi değil, maddenin ruhunu dönüştürür. Ve ben her yazdığımda, her okuduğumda, her sustuğumda o dönüşümün tam ortasında durur, nefes alır ve yeniden başlarım. Çünkü kelimeler hiçbir zaman bitmez, yalnızca başka bir şeye dönüşür. Ve ben bu dönüşümün sonsuz döngüsünde hem simyacıyım hem kurşun hem ateşim hem kül.
