Yazar Nimet Koyuncu
O gün yine kocası eve gelmemişti. Yeni evlendiklerinde “ben gelmeden yatmayacaksın” dediği için eşi işten gelene kadar pencerenin önünde, sırtında bir battaniye ile bekler dururdu. Her zaman olmasa da haftada bir mutlaka geç gelirdi.
Eşi, üstü başı toz toprak içinde. “Nereden geliyorsun?” diye sorunca; ”Dükkâna son anda müşteri geldi. Araba tamiri için altına girdim, ondan oldu.” derdi. Anadolu’nun küçük bir kasabasında yaşadıkları için eşi ser verir sır vermezdi. Genç kadın her zaman kocasının söylediğine inanır, sabırla beklerdi.
Bu defa sabaha kadar bekledi, eşi eve gelmedi, çok meraklanmıştı. İki yaşındaki kızını da kucağına alarak, yürüyerek annesine gitti. Eşinin dün gece eve gelmediğini onlara haber verdi. Babası “Belki çarşıda, kahvede birilerine sorar haber alabiliriz” diye düşündü. Fakat kimseye bir şey söylememiş, görende olmamıştı.
Genç kadın zaman zaman ağlıyor, aklına kötü şeyler getirmemeye çalışıyor, bazen çaresiz ve yorgun hissediyordu. Üç gece sonra eşini kapıda görünce önce çok sevinip, boynuna sarıldı. Birkaç dakika sonra “Sen neredesin, bizi bırakıp nereye gittin, haber bile vermeden’’ diye bağırmaya başladı. Kocası “Sakin ol, bizim için hayırlı olacak bir şey yaptım. İstanbul’a gittim, bir tamirhane kiraladım, bak bu da kira kontratı” diyerek elindeki kâğıdı gösterdi.
Kadın “Nasıl yani İstanbul’a mı taşınacağız?” dedi. Şok geçirmişti, ailesini burada bırakıp İstanbul’a mı gideceklerdi, ona hiç sormadan nasıl böyle bir karar alabilirdi. Genç kadın için yeni bir dönem başlıyordu. Koskoca bir şehir, o zamana kadar sadece çevreden duydukları, radyoda haberlerden dinledikleri kadar biliyordu, İstanbul’u. Ailesi ne diyecekti? Eşi anlaşma imzalamıştı bundan geri dönüş olması çok zor görünüyordu. Tahmin ettiği gibi, elbette kocası geri adım atmadı, İstanbul macerası başlamış oldu.
Yıllar yılları kovaladı… Kızı ortaokul, oğlu ise ilkokula gidiyorlardı. İstanbul’a ilk geldiklerindeki zor günler artık geçmişte kalmış, burada yaşamaya biraz daha alışmışlardı. Genç kadın zaman zaman kiracı olmaktan yakınıyor “Memleketimizde ev sahibiydik, burada kiracı olduk.” diye söyleniyordu. Eşi ise İstanbul kazanç kapısı, gelmekle kötü mü yaptık, oraya göre daha iyi kazanıyorum. Hem de çocuklar burada okuyorlar.” diyerek eşini teselli ediyordu.
Hatta bazen karısını kızdırmak için “ Hanım, alış artık büyük şehre. Yarın kızın birini getirir, tanıştırırsa bize yapacak bir şey kalmaz.” diyerek onu daha çok celallendiriyordu. Kadın içten içe endişeleniyor, evlatlarını nasıl koruyup kollayacağını düşünüyordu. Çünkü eşi erkenden çıkıp gidiyor, akşam geliyordu. Evin alışverişi, yemeği, çocukların okula gidip gelmelerini o takip ediyordu. Kocasının bir şey olmaz diyerek umursamaz görünmesi onu daha da mesul hissettiriyordu.
O gün sabah kahvesine komşu Hülya Hanım gelmişti, sohbet esnasında ‘’Komşum yanlış anlama ama ben seni uyarmak istedim. Dün senin kızın Selma’yı, benim kocam Sirkeci’de görmüş, kalabalıklarmış. Sadece senin kızın üzerinde okul forması varmış.
Haberin var mı bilmiyorum ama sana bildirmek istedim’’ deyince… Genç kadın başının döndüğünü, gözlerinin karardığını, başından sırtına doğru bir sıcaklığın indiğini iliklerine kadar hissetti. Resmen dili tutuldu, kekeleyerek “Nasıl, bizim Selma mı?” diyebildi. Hülya Hanım bir bardak su getirdi, “Sakin ol, kızın dün eve gelmedi mi? Ben bilgin olsun diye söyledim.” dedi. Kadın “Çok sağ ol Hülyacım, iyi ki haber verdin, ne işler çeviriyor bu kız ben öğrenirim.” dedi.
Melahat Hanım komşusunu uğurladıktan sonra kızının giysi dolabını açtı. Ne var ne yok aşağıya indirdi, ne arıyordu bilmiyordu. İstem dışı bir hareketle, tek tek her şeyin arasına bakıyordu. Sanki kızının düşüncelerinin ne olduğunu arıyordu. Hiçbir şey bulamamıştı.
Mutfakta oturup bir bardak su içerek kendine gelmeye çalıştı. Derin bir nefes alıp akşam yemeğini hazırlamaya başladı. Çorbayı karıştırdıkça kendi kafasının içindeki düşünceler de dönüp duruyordu. Bu kız ne yapmak için oraya gitmişti, yoksa erkek arkadaşı mı vardı? Böyle bir şeyi kabul edemezdi. Çocuklarını bu ortamın yaşam şeklinden nasıl koruyacaktı.
İçinden bir öfke kabarıyor, Selma’nın saçını başını yolmak geliyordu. Bunu yaparsa daha kötü olacağını tahmin ediyordu. Bu nedenle sakin olmalıydı. Çorbayı pişirene kadar duygularını biraz olsun dizginleyebilmişti.
Selma okuldan gelmek üzereydi. “Zamanında gelecek mi acaba?” diye düşündü, Melahat Hanım.
Neyse ki kapı zamanında çaldı, Selma’nın masum yüzünü görünce nasıl ona yalan söylediğine hâlâ inanamıyordu. İçinden hem ona bağırmak hem de sarılmak geliyordu. Melahat Hanım sesi titreyerek kızına “İçeri gir.” dedi.
Kızının da ona şaşkın şaşkın bakması daha da sinirine dokunuyordu. “Dün sen okula gitmemişsin. Yüksel Amcan seni Sirkeci’de görmüş.” dedi. Selma önce inkâr etti, kanıtlara daha fazla karşı koyamadı. Melahat Hanım onun bir daha yalan söylemesini engellemek için “Babana söylersem seni okuldan alır.” diyerek Selma’yı en hassas noktasından vurmuştu. Selma ağlayarak binlerce kez özür diledi. Bir daha yalan söylemeyeceğine söz verdi.
Melahat Hanım kızının gözünü korkutabildiğini düşünerek biraz olsun rahatlamıştı. Eşi geldiğinde akşam yemeğini yedikten sonra, oturma saati geçince herkes yatmaya gitti. Kadın, eşi ile odasında yalnız kalınca durumu anlattı.
Hüsnü Bey ilk anda şaşırsa da “Çok üstüne gitmeseydin hanım, trenle gidip gelmişler işte bir şey olmamış, arkadaşları gidince o da katılmak istemiştir. Fazla büyütme, yine beni kızıyor bilsin, biliyorsun ben İstanbul’da büyüdüm. Burada arkadaşlarla gezmek normaldir. Hem ben kızıma güveniyorum.” dedi.
Hatta eşini kızdırmak için “Liseyi bitirdiğinde, birini getirip bizimle tanıştırdığında ne yapacaksın?” diyerek sırıttı. Melahat Hanım “Yok artık sen iyice beni sinir etmeye çalışıyorsun,” dedi.
Melahat Hanım geleceğin belirsizliğinin endişesi ile düşüncelere dalarak uyumaya çalıştı. Gelecek günler acaba nelere gebeydi?