Karaköy- Haydarpaşa vapuruyla başlamış aslında benim annesiz yolculuğum.
“Bundan sonra benim torunum değil evlâdımdır böyle biline…” diyen dedemle devam etmiş. İncir ağacının gölgesinde bırakmışım ilk çocukluğumu.
On üç aylık bebekken getirildiğim o sarı boyalı evde, ilk arkadaşım Sarman’la masanın altında köşe kapmaca oynayışlarımız öylesine canlı ki hafızamda, tırmaladığı kollarımın acısını duyumsuyorum.
Üç kişilik bir yaşamdı bizimkisi, hayatın tekdüze yaşandığı yıllarda. Duygu dünyamızın hassasiyeti kuyumcu terazisiyle eş değerdi. Radyo Tiyatro’lu perşembe akşamlarımız, Arkası Yarın’lı sabahlarımız vardı; kahverengi ahşap, lambalı radyolarımızda. Kış akşamlarında sobanın üzerinde kestane, sabahları masaya dizilmiş ekmek kokusuna uyanışlarım hala dün gibi. Bunlar evi yuva yapan özelliklerdi bende kalan. Herkes kendi hayal dünyasında canlandırırdı dinlediği piyesi. Ben en çok Yıldırım Önal’ın sesinden korkardım…Bazı geceler rüyamda canavar aynı sesle korkuturdu beni. O gecelerde hep dedemin kollarına sığınırdım.
Bir sürü oyuncağım bana arkadaş olamazdı dedem kadar. O bende sığınılacak liman ve huzurdu…
Misafirimiz de çok olurdu .
Yine bizim böyle sevgi pıtırcığı, sarmaş dolaş hallerimizdeyken bir gün bebeğiyle beraber sarışın, güzel mi güzel bir kadın geldi.
Bebeği dediysem de henüz daha yeni yeni yürüyen ve söz dinlemeyen haşarı bir erkek çocuk…
Sofralar kuruldu. Yemekler yendi. Sohbetler koyulaştı…
Bir şeyler konuşuluyordu ama benim aklım da hep o çocuktaydı. Oynamak istiyordum…
Onu güldürmek, sevmek, kucaklamak, birlikte yerlerde yuvarlanmak istiyordum.
Nihayetinde evimize her zaman böyle sevimli bir çocuk gelmiyordu. Henüz daha konuşamıyordu. Ve ben bu durumu anlayamadığımdan sürekli ona bir şeyler söylerken aynı zamanda beni anlamasını da bekliyordum. Fakat şirin çocuk kendi dilinde saçmalarken anlıyordum ki ben onun umurunda bile değilim. Üstelik yüzüme bile bakmıyordu ve ben incindiğimi hissediyordum. Kim bilir ne kurguluyordu yaramaz şey…
Yemek faslı bittikten sonra bile yanıma yanaşmayınca ben de artık ümidimi kesip onu kendimden azat ettiğimi hatırlıyorum ve bugün gibi o anı yaşamaya başlıyorum.
Sohbetin koyulaştığı bir an…Ben merdivenin başındayım, aşağı inmek istiyorum. Haşarı çocuk arkamda. “Düşersin” diyorum, dinlemiyor.
Merdivenlerin en üst basamağından sürekli aşağıya inmeye çalışıyor.
Korkuyorum. Annesine söylemek doğru olur diye düşünüyorum.
Ben de küçüğüm daha. Henüz beş yaşımdayım… Gidip kadının eteğinden çekiştiriyorum.
“Hişt! Teyze, çocuğuna baksana. Beni dinlemiyor, aşağı düşecek.” diyorum. Kadının gözleri doluyor. Sonra sessiz sessiz bir çağlayan akıyor. Ben ağlamasını gerektirecek bir şey söylememiştim oysa… Kendimi suçlu hissediyorum. Bana sarılıyor, sessiz çağlayanlar hıçkırığa dönüşüyor yüksek perdeden. Çok ağlıyor kadın.
Babaannem teselli etmeye çalışıyor, avuçlarına döktüğü kolonyayla kadının bileklerini ovalarken… Neden sonra sakinleşince bana da anlatma gereği duyuyor o ikili.
Annemmiş kadın. Çocuk da kardeşim. Teyze dememe içerlemiş.
Böyleydi benim annemle ilk bilinçli tanışma faslım.
Sonra geldikleri gibi gittiler ve yıllar yılı bir daha hiç gelmediler…
Ben de sormadım. Sormaya utandım. Yıllarca evde adı bile geçmedi. Sahi adı neydi?
İkinci gelişleri kardeşimin sünnet töreni içindi. Bir haftalığına aldılar beni. Çok korktum. Tanımadığım bir ortamda bana yapabileceklerini düşünmekten uyuyamadım. Mesela anneannemin Hansel ve Gratel’i hapseden cadı olduğundan şüphem yoktu. Onun da bana karşı duygusuzluğu, eski damadının kızı olmam hasebiyle kendini en ufak fırsatta ele veriyordu. O bir haftada evimi çok özlemiştim. Ben oraya ait değildim. O kadın kardeşimin annesiydi.
Benim her şeyim “Seni doğurmadım ama on parmağımdan emzirdim.” diyen babaannemdi. Kucağına geldiğim anda hayatıma dair yaptığı ilk devrim, hüzün kokan ismimi değiştirmek olmuştu.
İnsan varlığını bildiği şeyin yokluğunu hisseder. Otuz sekiz yıldır her anneler gününde yokluğunu derinden hissediyorum babaannemin.
Annem mi?
Dünya iyisi bir kadındı. Neden benden vazgeçtiğini sordum ona on sekiz yaşımdayken.
“Sana şimdi ne desem anlamayacaksın. Allah seni iki evladın arasında seçim yapmak zorunda bırakmasın.” demişti. Aklıma gelip ağladığımdaysa ilk bebeğimin, ilk dakikalarıydı hastane odasındaki.
Hayat unutturmuyor, sürekli hatırlatıyor.
Benden hiç çıkmayan o dört harfli ‘ANNE’ kelimesini doya doya söyletmek için yüce yaratan tam dört çocuk verdi bana. Nasıl bir gizem ama.