Aynadaki Sessiz Devrim

Sevim YENİGÜN

Bir kadının saçları, başının etrafında taşıdığı görünmez bir taç, toplumsal beklentilerin ördüğü en hassas kozadır. Yüzyıllar boyunca uzatılması, taranması, saklanması ya da sergilenmesi üzerine binlerce kural yazılan o teller, aniden yere döküldüğünde dünyada bir şeyler kırılır. Makasın çelik sesi saç tutamlarıyla buluştuğunda o odada sadece bir imaj değişimi yaşanmaz bir kadının kendi tarihine, uğradığı haksızlıklara, tuttuğu yasa veya geride bıraktığı bir aşka karşı başlattığı o sessiz ama en radikal devrim gerçekleşir. Saç kesmek aynadaki yabancıya elveda demek ve kendi küllerinden yeniden doğmayı seçmektir.

Mitolojik ve tarihsel süreçte saç; ruhun, gücün ve yaşam enerjisinin saklandığı yer olarak kabul edilmiştir. Gılgamış Destanı’ndan Samson ve Dalila’nın hikâyesine kadar saçın kesilmesi hep bir güç kaybı, cezalandırma veya esaret sembolü olmuştur. Kürt sözlü edebiyatının en hüzünlü trajedisi olan Siyabend û Xecê Destanı’nda ise saç, ölümün ve sadakatin kader bağdır. Süphan Dağı’nın uçurumundan aşağı düşen Siyabend’i kurtarmak için çırpınan Xecê, kendi saç örgülerini (kezî) çözüp uçuruma bir can halatı gibi uzatır. O örgüler sevgilisini ölümden çekip almaya yetmediğinde ise kendini de uçuruma bırakmadan önce saçlarını kendi elleriyle keser; aşkının ve ömür boyu sürecek yasının nişanesi olarak Siyabend’in cansız bedeninin üzerine fırlatır.

Erkek egemen tarih, yenilen veya suçlu bulunan kadınların saçlarını kazıyarak onları onursuzlaştırmaya çalışmıştır. Fakat kadınlar, bu eril cezalandırma pratiğini tersine çevirerek muazzam bir isyan sembolüne dönüştürmeyi bilmişlerdir.

Jeanne d’Arc savaşa giderken saçlarını erkek gibi kısacık kestiğinde sadece bir asker üniforması giymiyordu; kadına dayatılan o kırılgan, evcil ve korunmaya muhtaç kimliği de kesip atıyordu. Yıllar sonra Frida Kahlo, uğradığı ihanetin ve büyük ayrılığın ardından saçlarını kendi elleriyle kesip erkek takım elbisesi giydiği o meşhur otoportresinin üzerine şu acımasız gerçeği iliştiriyordu: “Bak, seni sevdiysem saçların yüzündendi. Şimdi saçın yok, artık seni sevmiyorum.”Frida, erkeğin gözündeki “arzu nesnesi” olmayı kendi elleriyle yok ederek bağımsızlığını ilan ediyordu. Çünkü saçları feda etmek, ataerkil estetik normlarına vurulan en sert darbedir.

İran edebiyatının isyankâr sesi Forug Ferruhzad’ın,

“Ben süslenmiyorum

Saçlarımı rüzgâra vermek için kesiyorum.”

diyerek açtığı o yol, yıllar sonra başka bir çığlığa dönüştü. 2022 yılında İran’da Mahsa Amini’nin ardından sokaklarda saçlarını kesen kadınların öfkesi, o tellerin birer süs değil, özgürlük bayrağı olduğunun mitolojik bir rezonansıydı.

Ancak bu eylem, modern dünyanın estetik sınırlarından çıkıp kadim coğrafyalara uzandığında çok daha sarsıcı, kanatıcı bir anlama bürünür. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da bir kadının saçını kesmesi, bir imaj tazeleme değil; geri dönüşü olmayan bir yası ve yaşayan bir ruhun dünyaya verdiği ölüm ilanını simgeler. Bu coğrafyanın inanç ve gelenek dokusunda kadın saçı, onurun ve kozmik yaşam enerjisinin merkezidir. Eşini, evladını ya da kardeşini kaybeden kadın, acısının büyüklüğünü haykırmak için örgüsünü dipten keser ve o saçları ölenin mezar taşına sıkıca bağlar. Kürtçede bu kadınlara “Porkur” (Saçı kesik/kararmış) denir. Dengbêjlerin sarsıcı ağıtlarında yankılanan “Porê mın lı ser serê mın bırîn” (Saçlarımı başımın üzerinde kestiler) feryadı, sadece bir fiziksel kayıp değildir. Bir kadının “Benim için dünyevi neşe ve kadınlık bitmiştir” diyerek saçını toprağa gömmesi, adaleti aramaktan vazgeçmeyen sessiz bir intikam yemini, faillerin ve toplumun vicdanına asılmış en ağır hesaptır.

Saç kesmek ister bir yas ritüeli ister bir başkaldırı olsun; somut bir arınma ve kontrolü yeniden ele alma arzusudur. Büyük bir ayrılığın, yıkıcı bir yasın ya da derin bir travmanın ardından bir kadının kuaför koltuğuna oturması, acının beden üzerindeki yükünü hafifletme çabasıdır. Psikiyatristlerin sıklıkla vurguladığı gibi, hayatındaki olayları, insanları veya gidişatı kontrol edemeyen insan, en hızlı müdahale edebileceği yere, yani kendi bedenine yönelir. Geçmişin parmak izlerini taşıyan, o eski sevgilinin dokunduğu, o kötü günlerin kokusunu ya da kaybedilen bir yakının acısını sindiren uzun saçlar birer birer yere düşerken, kadın aslında kendi zaman akışını ikiye böler: O olaydan öncesi ve sonrası.

Türk şiirinin bilge ve güçlü sesi Gülten Akın, bu eylemin getirdiği o hafifliği ve meydan okumayı şu dizelerle fısıldar bizlere:

“Kestim kara saçlarımı ne olacak şimdi?

Bir şeycik olmadı deneyin lütfen

Aydınlığım deliyim rüzgârlıyım…”

Makasın her darbesi, geçmişin yükünü sırtından atan somut bir hafifleme dalgası yaratır. Yere düşen her tutamla birlikte, başkalarının beklentilerine göre şekillenen o “ideal kadın” imajı parçalanır. Kadın, o kuaför koltuğundan sadece yeni bir saç modeliyle değil; kendi sınırlarını çizen acısını kendi seçtiği biçimde göğüsleyen ve kaderinin iplerini eline alan bir egemen olarak kalkar. Saçlarını kesmek, teslim olmak değil; aksine enkazın altından kendi elleriyle doğrulmaktır. Tıpkı Sylvia Plath’in meşhur Lady Lazarus şiirinde ölümün ve acının içinden sıyrılan o öfkeli kadını tarif ettiği gibi:

“Küllerin arasından

Doğarım kızıl saçlarımla yeniden 

Ve adamları yutarım nefesimle tıpkı hava gibi.”

Related posts

Figüran

Seni Özlemekten Nobel Alacağım

Acının İçinde Büyümek