Yazar Fatma Sözen
Ayrılık…
İnsanın içinden, ne zaman başladığını ya da ne zaman biteceğini tam olarak bilemediği, sesi dışarıdan duyulmayan ama içeride bütün duvarlara çarpa çarpa büyüyen o tuhaf rüzgârın geçtiğini hissettiren, kimi zaman bir sükûnet, kimi zaman bir ağırlık, kimi zaman da anlaşılmaz bir boşluk bırakan hâl; sanki kalbin en kuytusunda, bir eşyanın yerinin değiştiğini fark eden ama o eşyayı bulmak için elini nereye uzatacağını bilemeyen bir şaşkınlık gibi.
Yıllar önce “Aşk Kaçışları” isimli bir kitap okumuştum; henüz başlamadan korkulardan örülmüş soğuk duvarlara çarpıp dağılan aşklardan, mazeretlerin ve ertelemelerin insanın kendi ayağına dolanan görünmez ipler gibi olduğunu anlatan hikâyeler vardı içinde; okurken, insanın bazen en büyük yenilgisinin bir başkasına değil, kendi içine söylediği, kendi içinden hiç çıkmayan “belki olmaz” cümlesine ait olduğunu anlamıştım.
Şimdi düşünüyorum da biten her ilişkide biraz o kitabın gölgesi dolaşıyor sanki: bir şey başlardı da biz mi geç kaldık, yoksa hiç başlamaması gereken bir şeyin içinde mi fazla oyalanıp yorulduk, kestirmek zor.
Zagreb’deki Ayrılıklar Müzesinde gezerken bir vitrinde duran küçük, sıradan, neredeyse çocukluğa ait bir nesne — bildiğimiz bir okul silgisi — dikkatimi çekmişti; üstünde “Bad Memories Eraser” yazıyordu.
Bu silgi, adının anlamıyla “kötü anıları siler” demekti elbette, ama o an, silginin ne kadar masum görünürse görünsün, kâğıdın üzerinden her geçtiğinde ardında ince bir iz bıraktığını ve insanın hayatında da ister büyük ister kısa bir hikâye olsun, yaşanan her şeyin en sonunda bir gölge, bir çizik, bir hafıza dokusu bıraktığını düşünmüştüm.
Silmek mümkün değildir aslında ancak yumuşatarak taşımayı öğrenir insan.
Müzenin ortasındaki dev defterin sayfalarını çevirirken, her cümlenin bir başka kalbin ağırlığını taşıdığını görmüştüm. Kimi tek bir kelimeyle dökmüştü içini, kimi uzun bir satırda yılların yükünü anlatmıştı. Ama hepsinin ortak yanı, yaşanamayanın, yarım kalan ya da tamamlanmayı beklerken sessizce tükenen ihtimallerin insanın içini en çok titreten şey olduğuydu.
Belki uzun bir aşkın sonu değil de kısa sürmüş ama iz bırakmış bir karşılaşmanın ardından duyulan o belirsiz sızıdır asıl yorucu olan. Çünkü insan bazen yaşadığını değil, yaşanabileceğini sandığı şeyi özler.
Yine de zaman, acıyı elinin tersiyle iterek değil, ince bir rüzgârın bir perdeyi kaldırması gibi yavaşça hafifletir. Kırıldığın yerde bir süre oyalanırsın, kendini toplayamazsın belki ama sonra günlerden bir gün, nasıl olduğunu bile anlamadan içinde hafif bir aydınlık belirir —kelimeler döner, nefes genişler, bakışlar daha uzağa değer. İnsan fark etmeden iyileşir, iyileştiğini fark ettiğinde ise başka bir zamandan geçiyordur artık.
Geçmiş, kendi gölgesini bırakır elbette ama gölgenin bile ışığa ihtiyaç duyduğunu hatırlarsın bir noktada; bir yerlerde, henüz adını bilmediğin bir ihtimalin henüz yüzünü görmediğin bir karşılaşmanın henüz kelimelerine dokunmadığın bir sesin yavaşça yaklaşmakta olduğuna dair hafif bir his dolaşır içinde. Bu his yüksek sesle konuşmaz ama sessizliği değiştirir.
Ve bu yüzden, hikâyenin sonuna artık şöyle yazmak geliyor içimden —acıdan değil, farkındalıktan; kayıptan değil, kendine yer açmaktan doğan bir sezgiyle:
Bazı ayrılıklar, insanın kalbinde küçük bir boşluk bırakmak için değil, o boşluğa bir gün hiç beklemediği bir ışığın sığabilmesi için gerçekleşir.
Editör: Fatma Karataş