Kalın taş duvarlar nemi içine çekmiş ağır bir sessizlikle yükseliyordu. Duvarların arasına sıkışmış zaman, sanki burada akmayı unutmuştu. Tavandan sızan rutubet damlaları taş zemine tek tek düşerken yankılanıyor her damla içeridekilerin kalbine bir yük daha bırakıyordu.
Daracık pencerelerden görünen deniz, özgürlüğün acı bir hatırlatıcısıydı. Dalgaların sesi bazen umut gibi yaklaşır, bazen de ulaşılmaz bir dünyanın alaycı fısıltısı gibi geri çekilirdi. Demir parmaklıkların arasından süzülen solgun ışık, koğuşun içine güçlükle girer; yüzleri aydınlatmaya yetmez, sadece gölgeleri derinleştirirdi.
Koğuşta hava ağırdı. Taş ve demirin kokusuna insanın suskunluğu karışmıştı. Herkes konuşmadan anlatıyordu derdini. Bir köşede dizlerine sarılmış bir mahkûm gözlerini uzaklara dikmişti. Belki çocukluğunu, belki yarım kalan bir hayatı düşünüyordu. Bir diğeri avludan gelen ayak seslerini dinliyordu her adımda umutlanıp her seferinde hayal kırıklığına uğrayan biri gibi.
Gece çöktüğünde karanlık daha da yoğunlaşırdı. Sanki duvarlar biraz daha yaklaşır nefes almak zorlaşırdı. Ama tam o anlarda, bir yerden bir mırıldanma yükselirdi. Bir şiir, bir türkü, belki de sadece bir iç çekiş…
Ve o ses… Demirin ve taşın bile kıramadığı tek şey olurdu: insanın içindeki yaşama direnci.
Adım Mustafa Sinop cezaevinde gardiyanlık yıllarımda bu gözler neler gördü neler. Koskoca 30 yıl o kasvetli dünyada ne cinayetler, intiharlar, dramlara tanık oldum. O ağır demir kapıların gıcırtısı halen kulağımda uğuldar ve rutubet kokusu burnumda hissederim hatıralarımı anarken. İçerisi açık sarı ve açık mavi renkli boyası dökülmüş duvarlar sessiz tanıklarıdır oysa bu cezaevinin. Yaşanmış acıların izleri gün sayarken çetelenmiş izler duvarlarda içerisi serin değil soğuktu.
Taş duvara dokununca parmakların değil düşüncelerin ürperiyor. Nem, yüzeye değil zamana işlemiş. Kabarmış sıvaların altında yıllar bekliyor. Pencere yukarıda, küçük.
Işık içeri girmiyor sadece yokluğunu bırakıyor. Gökyüzü bir parça; tamamlanmamış bir cümle gibi…
Zemin sert, adımlar yankı yapmıyor, yutuluyor. Sanki burada ses bile yaşamak istememiş. Köşede çizgiler var. Bir, iki, üç… Sonra yarım.
Bir yerde saymayı bırakmış biri.
Ve 1932 yılında Sabahattin Ali bu cezaevinde geçirdiği birkaç yılında acaba neler hissetti?
“Hava ağır.
Nem, demir, bekleyiş. Hepsi birbirine karışmış. Nefes alıyorsun ama derine inmiyor. Kapıyı kapattılar.
Sesini hâlâ duyuyorum. Demir kapanırken insanın içinden bir şeyi de alıp götürüyor. Burada zaman yürümüyor.
Bir köşeye oturuyor, bekliyor. Ben geçiyorum yanından, o kalıyor.
Duvarlar kalın.
Yalnızca dışarıyı değil, içimdeki sesi de kesiyorlar sanmıştım. Yanılmışım. İçimdeki daha çok konuşuyor şimdi. Sustukça büyüyor.
Deniz var dışarıda.
Biliyorum. Görmeden de biliyorum. Çünkü her dalga gelip bu duvarlara çarpıyor. Sesi içeri sızıyor. Kendisi değil.
Özgürlük de böyle bir şey demek ki… Sesi var, kendisi yok.
Pencereye uzanıyorum, yetmiyor.Biraz daha yükselsem göreceğim sanki. Ama insan her şeyi görecek kadar yükselemiyor.
Gece olunca her şey daha belirgin.
Sessizlik bile bir ses oluyor.
Düşünceler daha keskin, yalnızlık daha dar.
Yazıyorum.
Çünkü başka çarem yok.
Kelimeler burada yürüyebildiğim tek yer.
Belki bir gün çıkarım.
Ama biliyorum…
Bu duvarlar benden çıkmayacak”
Sabahattin Ali dönemin devlet büyüklerine hakaret suçlamasıyla Sinop Cezaevi’ne gelmişti ve ve yaklaşık bir yılını burada geçirmişti. Soluk sarı , soğuk ve dar koğuşunda iç dünyası derinleşmiş ve en ünlü eserlerinden bazılarını burada üretmiştir. Sinop Cezaevi’nde yazdığı en bilinen eseri “Aldırma Gönül’
“Dışarda deli dalgalar
Gelir duvarları yalar…”
Halen bu şarkı en sevdiğim şarkılardan biridir. Gardiyanlıktan emekli olduktan sonra da dilime pelesenk olmuş ve benimle özdeşleşmiştir. O kadar mahkumun ağır yükü beni de yavaşlattı yıllar içinde. Küçük adımlarla başım öne eğik yürüdüm yıllarca ve yaşam sevincim kayboldu onların hikayesinde.
Beni en derinden etkileyen kadınlar koğuşu oldu bu cezaevi görev yıllarımda. Çocuklarının ilk adımlarını bu taş zeminde görmüş. İlk kelimelerini demir kapılar arasında duymuş annelerin hikayesi. En ağır cümlelerden biri şuydu bir anneden duyduğum:
“Dışarıdaki hayatı hiç bilmeden büyüyor…”
Gelelim Zehra’nın hikayesine:
Ilık bir ilkbahar sabahı doğa uyanırken Zehra Sinop cezaevine getirildiğinde başı öne eğik kucağında saçları dağınık yanakları al al olmuş 1.5 yaşında güzel bir kız çocuğu ile kendisine kadınlar koğuşuna yerleştirdiğim o gün içim cız etmişti o yavrucağın bu ortamda büyüyecek olmasına..
Zehra’nın suçu büyük değil.
Ama cezası büyüktü. Kocası kumar borcuna batmış. Evde şiddet var. Bir gece: Zehra çocuğunu korumak isterken kocasını iter. Adam düşer.
Başını çarpar. Zehra’nın suçu büyük değil. Ama cezası büyük.
Kocası ölmez hemen.
Ama sonra ölür. Zehra’nın ağzından durumun özeti:
“Öldürmek istemedim… sadece durdurmak istedim.”
Kadının kendini savunması pek savunma sayılmaz. Ve Zehra
‘kasten adam öldürme’ suçundan yatar cezaevinde. Gidecek kimsesi yok. Ailesi sahip çıkmıyor. Çocuk anneden ayrılmıyor. Böylece çocuk da cezanın içine doğar.
Bugün farklı.
Kapı aynı sesle açılıyor ama içerideki hava değişmiş.
Masanın üzerine küçük kutular bırakılıyor.
Renkli.
Zehra bakıyor.
Anlamıyor önce.
Çocuk yaklaşıyor.
Kutuyu açıyor.
İçinden kalemler çıkıyor.
Kırmızı. Sarı. Mavi.
Duvar hâlâ aynı duvar.
Soğuk.
Nemli.
Sessiz.
Başımla işaret ediyorum saçları kurdeleli güzel kızımız Melek’e.
“Boyayın.”
Çocuk durmuyor.
Eline sarı kalemi alıyor. Duvara dokunuyor. İlk çizgi çekiliyor.
Zehra’nın gözleri o çizgide kalıyor.
Sanki duvar çatlamış gibi.
Çocuk bir daire çiziyor.
Güneş. Duvarın ortasında.
Hiç doğmamış bir yerde.
Zehra yaklaşmıyor.
Sadece bakıyor.
Çocuk dönüyor:
“Anne, bak.”
Zehra başını sallıyor.
Ama gülmüyor.
Bir süre sonra çocuk eline mavi kalemi alıyor.
Çizgiler uzuyor.
Dalga gibi.
Zehra irkiliyor.
Bir an.
Deniz sesiyle karışıyor o çizgiler.
Çocuk bilmeden denizi çiziyor.
Zehra yavaşça eğiliyor.
Eline kırmızı kalemi alıyor.
Duruyor.
Duvara bakıyor.
Sonra küçük bir şekil çiziyor.
Kapıya benzeyen.
Ama açık.
Çocuk bakıyor.
Anlamıyor.
Zehra da açıklamıyor.
Kalem elinden düşüyor.
Renkler duvarda kalıyor.
Gri taşın üstünde
ilk kez bir şey
beklemiyor.
Sadece var.
O gün
duvar ilk kez
duvar gibi durmuyor.
Gri ağır havayı bir günlüğüne de olsa aydınlatıyor 23 Nisan Çocuk bayramında Melek’in resmi. Umut doluyor sanki içeriye.
Koskoca otuz yıl. Şimdi emeklilik hayatımda uzaktan bir siluet Sinop cezaevi tavşan kanı çayımdan yudumlayarak yıllar sonra pencereden bakıyorum.
Karşıda duruyor hâlâ.
Aynı duvarlar. Aynı deniz.
Elim fark etmeden cebime gidiyor.
Sanki anahtar hâlâ oradaymış gibi.
Değil.
Ben çıktım o kapıdan.
Ama bazen düşünüyorum…
İçeride bıraktıklarım mı kaldı orada?
Yoksa ben mi hiç çıkamadım?