Yazar: Zehra Burçak
burcakzehra@gmail.com
“Benim balonlarım vardı, onları kimler çaldı, dostumdu benim balonlar, çocuklar beni anlar.”
Bu şarkının sözlerini anlamlı bulan, o balonların yalnızca bir oyuncağı değil; yarım kalmış bir çocukluğu temsil ettiğini bilen, ellerinden oyuncakları alınıp sorumluluk yüklenen, anne terliği yiyen, kaş-göz dilinin iletişime hâkim olan, çok konuşmadan itaat etmenin gereğini yerine getiren nesil; kabul görme isteği ile özgürce yaşamak arasında kalmayı deneyimlediği için bağımsız çocuk yetiştirme çabasıyla hem ebeveynlerine hem çocuklarına hizmet eden köprü oldu.
Zaman denilen mefhum iletişim çağına hızla akarken küçük mahallelerde avaz avaz bağırarak neşe içinde koşturan, kapı bir arkadaşlarıyla hava kararana kadar dışarıda oyun oynayan çocuklar, bu çocukların abur cubur alıp ‘babam ödeyecek’ dediği bakkal amcalar, yakaladığı çocuğu ekmek almaya gönderen komşu teyzeler; herkesi potansiyel tehlike olarak gören bakış açısıyla yerini bireyselliğe bıraktığı gibi teknolojinin küçülterek köye çevirdiği dünyada artık bir tıkla istediğin ülkeye ulaşılırken, bir çatı altındaki bireyler birbirlerinden uzaklaşır oldu.
“Anasına bak kızını al” tabirini havada asılı bırakan yeniçağda terbiye, ahlâk anlayışı ve değerler artık aileden değil, dış dünyadaki yeni kaynaklardan beslenirken genç nesille çatışma alanları çoğaldı. Ebeveynler panikle yetiştirdikleri emanetlerin geleneksel kültür içinde özgürleşmesini isterken; yeni yeni yeşeren filizler, “neden” sorusunu merkeze alarak kendilerine sunulan kuralları sorguluyor, karşılarına çıkan yeni renkli dünyayı daha cazip buluyor ve gönüllerince yaşamak istiyorlar. Bu taze beyinler, daha iyi eğitim almak zırvalığıyla kurslardan sınavlara koşturup dururken içine düştükleri yarıştan yorulmuş, kaçırdıkları hayatta ellerinden balonlarının alındığını fark edemeyecek durumdalar, belki de o balonları ellerine hiç almadılar, sadece esir oldukları yerden el salladılar.
Rengârenk balonlar dikdörtgen ekranların içine hapsedildiğinden beri çocuklar da o cama zincirlendi. Çaya çorbaya limon misali her koşulda sanal dünya… Oysa özgür olmaları içindi ailelerin tüm çabaları.
Farkında bile olmadan içinde bulundukları hapishanede özgürlüğe yeni bir tanım getiren çocuklardandı Faruk ve Dilan. Ebeveynlerinden koparak kendi odalarına çekilip sınırsız bir iletişim sunan ‘Discord’ adlı platformda, görmedikleri ve görmeyecekleri, yaşını, işini hatta gerçek kimliklerini bilemeyecekleri sözde arkadaşlarıyla konuşup sanal bir dünyada hiç de olmadıkları karakterlere bürünürken uçsuz bucaksız özgür hissediyorlardı.
Yaşları henüz on iki olduğu halde kendilerini rol model aldıkları fenomenler gibi gören aynı grupta oyuna katılan bu iki kafadardan fitili ateşleyen Faruk oldu. ”Ya öf kanka olimpiyatlar varmış, turnuvalar varmış, ben katılmak istiyorum. Katılırsam var ya efso olur kesin kazanırım.” Dilan; “Ya ben de çok iyi oynuyorum bence ben de kesin kazanırım.”
Faruk, “Beraber gitmeye var mısın?” Dilan, “Nasıl katılacağız kanka? Benim annem asla izin vermez, babam çok kızar.” diye endişesini dile getirdi. Faruk devam etti; “Saçmalama annelere söylersek katılamayız tabii, onlar ne anlayacak e-sport olimpiyatından.”
Zor olsa da bu fikrin doğru olduğuna ikna olan Dilan, sandalyesinde bir tavşan gibi zıplıyor, hemen çıkıp gitmek istiyordu; “Okey yeto artık.” diyerek teklifi kabul ettiği an, o büyülü dünyaya girip idol oyuncuları göreceklerini, ne kadar başarılı olduklarını birilerine, en çok da ailelerine göstereceklerini düşünüyorlardı.
Farklı şehirlerde oturuyor olsalar da ekranda buluşup dertleşirken yaşadıkları ortak sorunlar sayesinde birbirlerine biraz daha yakınlaşan bu çocuklar, okuldan gelince nasıl olduklarını merak etmeyip yalnızca notlarını soran, kılık kıyafetlerinden müzik zevklerine hatta konuşma biçimlerine kadar her şeye karışan ebeveynlerinin yanında, pek çok yaşıtları gibi evdeki yabancıydılar.
Kendilerini daha çok ait hissettikleri o turnuvalara katılmaya karar verdiler, ancak asıl gidecekleri yerde yabancı olacaklarını henüz idrak edemeyen Dilan, şimdi sırt çantasını hazırlayıp herkesin uyumasını beklemeye koyuldu. Bir de para meselesi vardı; odasına geçti, kumbarasını boşaltırken elleri titredi, kutu devrildi, dökülen bozuklukları aceleyle topladı. İçeriden bir ses gelmeyince derin bir “ohh” çekti.
Aynı saatlerde hazırlıklarını sürdüren Faruk, telefonunu ve laptopunu unutmaması için arkadaşına mesaj attı. Süpermen görüntüsünün altına gizlenmiş kırgın ve korkak çocuğu susturdu, kimse, özellikle Dilan duymamalıydı o çocuğu. Yan odalarda sesler kesilmeli, gece sabaha dönmeliydi; hiç uyuyamadı, birden aklına ezanın okunacağı geldi: “Aman ha, ezan okunmadan çıkmam lazım yoksa sıçtık,” diye içinden geçirirken çantasını tekrar kontrol etti, kankasını uyarırken kendisi bir şey unutursa hoş olmazdı. Son anda yanına aldığı uğurlu arabasını çıkardı; oyuncağı Dilan görse kendi deyimiyle ‘cringe’ olurdu.
Hazırlıklarını tamamlayan, ‘çocuk’ gibi yaşamadan büyümüş iki ergen, ayrı ayrı evlerde aynı saatte, yavaşça kapılarını açıp sokağa süzülerek, özgürlük sanıp içine girdikleri hayal balonunu bilinmeyene uçurdular…
Özgürlüğü sen nasıl tanımlarsın, sevgili okurum?
burcakzehra@gmail.com
Editör: Fatma Karataş