Küçük Aslı uzun bir günün ardından pijamalarını giymiş, yatağına uzanmıştı. Pencereden içeri giren ay ışığı odasını aydınlatıyordu. Her akşam olduğu gibi o akşam da annesi yanına oturarak kızının taranmış, kumral saçlarını okşarken küçüğe kıssadan hisse öğrensin diye okuduğu hikâye kitabını eline almış “Kiraz ile Çilek”te karar kılmıştı.
Bir yaz sabahıydı. Rüya annesiyle pazara giderken onun sıcacık sevgi dolu elini sıkıca tutmuş, adımlarını annesine uydurarak yanında hoplaya zıplaya yürüyordu. Gökyüzündeki maviliği denize, aradaki serpiştirilmiş beyaz bulutları ise pamuk şekerine benzetiyordu. Annesine “Bak bak!’’ diye işaret ederek onun da inanmasını bekliyordu. Adı gibi hayalperest bir çocuktu.
Pazara vardıklarında meraklı gözlerle rengârenk tezgâhların arasında dolaşırken ayrı sepetlerin içinde yan yana duran parlak kirazlar ve kırmızı çilekler dikkatini çekmişti. Tam o sırada çok tuhaf bir şey oldu. Rüya, meyvelerin kendi aralarında konuştuğunu duydu.
Kiraz gururla şöyle diyordu:
“Ben uzun ağaçlarda yetişirim. Kıpkırmızı, pasparlağım. İnsanlar beni dolgun dudaklı güzel hanımlara benzetirler. Gülümsemeyi, sevgiyi, aşkı temsil ediyorum. Güzellikleri, sevgi sözcüklerini en güzel ben anlatırım; mevsimim geldiğinde insanların tezgâhta ilk gördüğü meyvelerden biriyim.” diyordu.
Çilek masumca:
“Ben toprağa yakın, bol yaprakların arasında yetişirim. Küçük kalp formundayım. İnsanların hissettikleri olumlu, olumsuz tüm duygularını minik çekirdeklerimle temsili olarak üzerimde taşırım. Olumlu duygularla daha da güzelleşir verimli olurum; hassas, kırılgan biraz. ” diyordu.
Kiraz Çileği küçümseyerek:
“Kalp sever, evet ama bir kalp sevdiğini dudaklar olmadan nasıl ifade edebilir?” diye sordu.
Çilek de mütevazi bir şekilde:
“Haklısın kiraz kardeşim ama kalpte sevgi olmazsa dudak neyi söyleyeceğini bilemez?” diye cevap verdi.
Kiraz:
“Benim yapraklarım rüzgârda sevgililer gibi dans ederken, ince saplarım da her derde devadır.” diye sesini yükseltti.
Çilek:
“Çocuklar beni kokumdan tanır, büyükler benden tatlı olarak reçel yapar. İnsanlara mutluluk veririm.” diyebildi.
O sırada pazara yakın kiraz bahçelerinde bir fırtına çıktı. Kiraz ağaçları bir sağa bir sola savrulurken dalının biri koptu, çilek sepetinin tam da yanına düştü. Kiraz ’Tüh işte tam da korktuğum şey!’’ dedi.
Fırtınada yapraklarının arasında çileğin kopup savrulma gibi bir korkusu yoktu. Düşen kirazın dalını yerde görünce onu teselli etmek için konuştu: ‘Ben de en çok insanların beni görmeden ezmesinden korkuyorum.’
Kiraz fark etmişti ki onu ayakta tutan şey yükseklerde olmaktan çok, kök salabildiği güzel dostlarıyla birlikte aynı toprağı, aynı ortamı paylaşarak yaşamak. Tezgâhta yan yana iki sepetin içinde olmak gibi.
Annesi bu mısraları okurken Aslı çoktan uyuyakalmıştı. Hikâyedeki konuşmalar küçük Aslı’nın zihninin bir köşesine kazılmıştı. Aradan uzun yıllar geçmiş, Aslı genç bir kadın olmuştu. Hayatında bazen hayal kırıklığı bazen de sürprizlerle karşılaşmıştı. Annesinin okuduğu “Kiraz ve Çilek” in hikâyesini unutmamış, ondan çıkardığı dersi hayat felsefesi hâline getirmişti. Gerçek sevginin kalpten kaynayarak dudaklara dökülmesiyle oluşan dilin insanları güzelleştirip mutlu ettiğini biliyordu.
Aslı ne zaman bir pazardan geçse kirazlara ve çileklere bakarak gülümsüyordu. Çocukken annesinden dinlediği hikâyeden hayatının en güzel sırrını öğretmişti.
‘Kalpte doğan sevgi kelimeleri dudaklardan döküldüğünde dünya güzelleşir. Tıpkı gül bahçesinde kokan güllerin çevresine saçtığı mis kokular gibi.’