Gizemli Kadın (1. Kısım)
1945 yılının o nemli ve ağır temmuz sıcağında Venezuela’nın balta girmemiş dik yamaçlı ormanları o gün öğle sularında metalik bir çığlıkla sarsıldı. Bu sadece bir uçak enkazı değil beraberinde çözülmeyi bekleyen karanlık bir kördüğüm de bırakmıştı. Radyo ajansları “Anabel” kod adlı kadının kayboluşunu bir suç çetesinin gölgesinde duyururken ormanın derinliklerindeki o küçük çiftlik evinde zaman dış dünyadan bağımsız bir gerilimle akıyordu. Gökyüzünden süzülen alev topu sık ağaçların arasına gömüldüğünde tüm ajanslar aynı anda yayına girdi. Spikerin sesi titriyordu.
“Sayın dinleyiciler, yayınımızı bir son dakika gelişmesi için kesiyoruz. Bugün öğle sularında havalanan ve içinde casusluk faaliyetleri yürütüldüğü iddia edilen bir uçak henüz belirlenemeyen bir nedenle yanarak infilak etti. Enkazda tanınmayacak hâlde iki erkek cesedi bulundu. Kimlikleri Thomas Anderson ve Michael Gabriel olarak teşhis edildi. Ancak asıl gizem kod adı ‘Anabel’ olan kadında saklı. Kayalıklarda ona ait eşyalar ve kimlik bulunmasına rağmen cesedi bulunamadı. Bölgedeki deney tüpleri ve saçılan belgeler olayın ardında büyük bir suç şebekesinin olduğunu düşündürüyor. Arama çalışmaları devam ediyor. Uçağın kara kutusuna henüz ulaşılamadı.” Aynı saatlerde bu karmaşadan kilometrelerce uzaktaki sessiz bir çiftlikte sekiz yaşındaki Maria nedeni bilinmez bir huzursuzlukla kıvranıyordu. Babası Steve yoğun işleri yüzünden onu dışarı çıkarmayınca küçük kız bir kenara çekilip kuzeni Tina ile oynamaya başladı. Halası Ursule ise gün boyu çamaşır ve temizlik gibi ağır işlerle meşguldü. Hasta ve yatalak olan babası Rosto Komando’ya öğle yemeğini yedirmiş ama ilacını henüz içirememişti.
Ursule çamaşırları asmak için yiyecek deposu olarak kullandıkları binanın yakınına gittiğinde içeriden tuhaf hırıltılar duydu. Bir anlık ürpertiyle geri dönüp kardeşi Steve’e seslendi: “Bahçede biri var galiba, ahırın olduğu yerden garip bir ses geliyor!” Steve, “Korkmana gerek yok, domuzların hırıltısıdır,” diye cevap verdi. Ursule ısrar edince yanına silahını alarak birlikte bahçeye doğru yürüdüler. Ahırın kapısına vardıklarında örümcek ağı gibi örülmüş saman yığınlarının arkasına gizlenmiş, onlara bakan bir çift göz gördüler. Steve hemen silahına sarıldı. Ursule, kardeşinin silahını eliyle indirip saman balyalarını çekince altında titremekte olan bir kadın gördü. Kadın yaralı ve yorgun bir hâlde, âdeta teslim olmuşçasına gözlerinin içine bakıyordu.
Ursule çığlık attı: “Aman Tanrım, bu kadın yaralı! Hemen su ve temiz bez getirmeliyiz!” Kadın, zoraki bir çabayla doğrulmaya çalışırken “Telaşlanmayın ben iyiyim.” diye mırıldandı ama ayakta duracak takati yoktu. Steve kadının koluna girip onu yavaşça kaldırdı: “Yürüyebilecek misiniz bayan?” Kadın hafifçe başını salladı. Banyoda temizlenip Ursule’nin getirdiği temiz kıyafetleri giyen gizemli yabancı, dışarı çıktığında minik Maria korkuyla halasına sarıldı. Yeşil gözleriyle kadını süzen Maria, ansızın babasına o can yakıcı soruyu sordu: “Baba, bu kadın da kim, yoksa annem mi geldi?” Steve, duvarda asılı duran eşinin resmine bakıp yutkundu: “Hayır kızım, annen melek oldu, göklerden bizi izliyor. Bak, şu kayan yıldız o; bize el sallıyor.” Kadın başını öne eğdi, sesi hüzün doluydu: “Yok ama senin gibi bir kızım olmasını çok isterdim. Babanız çok şanslı.” Steve bu cevabı buruk bir tebessümle onayladı.
Akşam yemeği yenmiş, çaylar içilmişti. Hasta yatağındaki dede Rosto Komando, kanallar arasında gezinirken ansızın o dehşet haberine rastladı. Manşetler “Casus Uçağı Düştü” diye bağırırken kadının yüzü ürperdi, kireç gibi bembeyaz oldu. “Çok yorgunum, uykum geldi.” diyerek hızla odasına çekildi. Saat 22.00 sularıydı. Steve’in sabah erkenden mahkemesi vardı; odasında, yatağının kenarına oturmuş, gaz lambasının titreyen ışığında duvardaki tüfeğine bakıyordu. Aklında tek bir soru vardı: Bir kadın, tek başına, ormanın derinliklerinde çiftliği nasıl buldu? Bu kadar acı ile nasıl sessiz ve bu kadar yaralı sızabilirdi? Salonda yaşlı Rosto Komando’nun hırıltılı nefesi duyuluyordu. Hemen yan odada ise ismini bile söylemeyen o yabancı kadın vardı. Steve, kadının radyodaki haberi duyduğunda yüzünde beliren o anlık ifadeyi unutamıyordu. Korku değildi o; daha çok, yarım kalmış bir işin verdiği o soğuk kararlılıktı. O sırada kapı hafifçe tıkırtı yaptı. Steve elini hızla yastığının altındaki tabancasına attı. Kapı aralandı, gelen minik Maria’ydı. Gözleri uykudan mahmurdu. “Baba!” diye fısıldadı küçük kız. “O kadının çantasında parlayan bir şey gördüm. Annemin kolyesine benziyordu ama üzerinde garip bir işaret vardı. Bir kuş resmi gibi. Ama kanatları kırıktı.” Steve’in kanı dondu. Eşini kaybettiği o şaibeli kazadan sonra bu dağ başında huzur bulduğunu sanmıştı. Yoksa geçmiş başka bir kılıkta kapısını mı çalmıştı?
Gece yarısının sessizliği, evin ahşap duvarlarında yankılanan eski saatin tik taklarıyla bölünüyordu. Steve dayanamayıp mutfağa su içmeye indiğinde misafir odasının kapısının aralık olduğunu ve içeriden kısık bir hıçkırık sesi geldiğini fark etti. Kapıyı hafifçe tıkladı. Kadın pencerenin kenarında ay ışığına karşı oturmuş, elindeki gümüş kolyeyi sımsıkı tutuyordu. Steve’i görünce irkilmedi, aksine bekliyormuş gibi derin bir nefes aldı. Steve yanına yaklaştı, aralarındaki mesafe bir nefes kadardı. “Kimsin sen? Anabel mi? Yoksa o uçaktan sağ çıkan tek kişi mi?” Kadın yavaşça başını kaldırdı. Yeşil gözlerinde ilk kez bir parıltı belirdi. “Benim kim olduğumdan ziyade, senin kim olduğun önemli Steve. Karının öldüğü o kaza. Sence gerçekten bir kaza mıydı? Yoksa Thomas Anderson ve Michael Gabriel ile aynı projenin kurbanı mıydı? Ben Anabel değilim, o uçakta ölen benim dostumdu. Ben buraya tesadüfen gelmedim. Karının bıraktığı koordinatlar beni bu çiftliğe getirdi.” Steve sarsıldı. Karısı sıradan bir hemşireydi veya o öyle biliyordu. “Dışarıdaki ajanslar bir suç çetesinden bahsediyor.” dedi Steve dişlerinin arasından. “Onlar mı peşinde?” “Onlar her yerde.” dedi kadın. “Ve şu an bu evin etrafındalar. Maria’nın gördüğü o ‘kırık kanatlı kuş’ sembolü, sadece bir takı değil Steve. O bir anahtar. Ve o anahtarın kopyası, senin karının mezarında gömülü.’’ dedi. “Haberlerdeki o kadının sen olduğunu biliyorum.” dedi Steve alçak bir sesle. Kadın yavaşça ayağa kalktı. “Ben o uçağın düşürülmesine neden olan o ‘deney’ dosyasının kendisiyim. Thomas ve Michael beni kaçırıp bir laboratuvara satmaya çalışıyorlardı. Uçak benim başlattığım bir kavga yüzünden düştü. Peşimdeki çete sadece beni değil, karının yıllar önce gizlediği o raporları da arıyor. Karın sıradan bir kaza yüzünden ölmedi Steve. O bu projeye karşı çıkan ilk kişiydi ve bu yüzden susturuldu.”