Gecenin ıssız karanlığında ilerlerken seher vakti duygusallığı kaplamıştı bedenini. Her adımında ruhu yoğunlaşıyordu. Yaşadığı gelgitler, yönünü kaybetmiş bir ok gibi pervasızca hedefini bulmaya çalışan gizemli bir hal almıştı. Olması gereken yer ve zaman doğru muydu? Yoksa bir şeyleri anlamlandırmak için zorlamaya mı başlamıştı, bunu kestiremiyordu. Eve girmek istemiyordu, yalnız kalacağı düşüncesi içini kemiriyordu. Kesik kesik nefesiyle kapıyı açtı, zoraki bir sessizlikle karanlıkta el yordamıyla eskiyen kanepenin üzerine usulca oturdu. Gittikçe ağırlaşan göz kapakları uyumamak için direniyordu âdeta. Kendisine sorduğu her sorunun, içinde, birden fazla cevabı beliriyordu zihninde. Kalbi en çok da bundan yoruluyordu belki de. Artık bırakmak istiyordu benliğini yoran her şeyi. Kalbi başka söylüyordu, zihni başka.
En başta söylemeliydi bu yaşayacaklarını kaldıramayacağını. Nereye kadar böyle sürdürecekti bilemiyordu. Düşündükçe içini afakanlar basıyordu. Her gece yaşadığı o karabasanları anlatacağı kimse olmaması ise onu ayrı üzüyordu. Sevdiği, değer verdiği her şey bir süre sonra ondan intikam alırcasına yüreğindeki boşluğu büyütüyordu Yılmaz’ın. Baktığı, gördüğü ne varsa ona bir şey anlatmaya çalıştığını fark etmişti ama bildikleri yaşadıklarına yetmiyordu. Yapacak bir şey de kalmamıştı bu saatten sonra. Bir yanı kal derken diğer yanı sonsuza kadar kaybolmalısın diyordu. Gitmek kolaydı, geri gelmek fikri aklından çıksaydı bir an. Peşini bırakmayan bir gölge gibi arkasında karanlık geçmişi de onunla geliyordu her yere. Umutsuzlukla beraber pişmanlık da yakasını bırakmıyordu. Kendini bir sis bulutu içinde yolunu ararken buluyordu her seferinde. Usulca seslendi kimse duymamalıydı şimdi söyleyeceklerini Kerime’den başka. “Birlikte gidelim buralardan.’’ dedi. Kerime ise çoktan ayırmıştı hem bakışlarını hem düşüncelerini ondan. Geçmişte yaşadıkları aklına gelince yüzünü buruşturdu. Söyleyecek çok şeyi vardı ama yalnızca gözlerini tek bir noktaya sabitleyip başını hafifçe hayır anlamında salladı. Yorulmuştu; tükenmişti. Yeni bir tartışmaya giremeyecek kadar yorgun hissediyordu kendini. Yılmaz alacağı cevabı bilmesine rağmen üzülmüştü. Kendi kendine söylenmeye başladı.” Zaten en başından belliydi, bir gün beni böylece bırakıp gideceğin. Sana hiç bel bağlamamalıydım. Beni yolumdan alıkoyan o gözlerine bakmamalıydım hiç.’’ Ve Yılmaz, hiçbir şey yaşanmamış gibi, içindeki cevapsız sorularla bilmediği uzaklara öylece çekip gitti. Gerçekten bütün suç kimdeydi hiçbir zaman bilemeyecekti. Sıkıntılarla geçen bir ömür ve heba olmuş manevi bir boşluk kaplamıştı ruhunu. Hâlâ inanamıyordu geldiği bu noktaya. Oysa ne umutlarla başlamıştı her şeye. Bahçeli iki göz odalı o evi saraya çevirmekti niyeti. Gün geçtikçe uzaklaştı zamandan ve geçen her gün aleyhine işlemişti. Birlikte cenneti yaşayacaklardı hayatları boyunca öyle anlaşmışlardı. Olmadı o ya da bu sebepten. Sebeplerin artık bir önemi kalmamıştı. Çıktıkları yol ile vardıkları yer arasında uçurumlar vardı, geri dönüşü olmayan. Gölgeleri bile bir araya gelemeyecekti ikisi de bunun farkında son kararlarını aldılar. Bir olamadan son olmuşlardı…