Yazar: Sabiha DİNÇER
Şehir sabahları hiç tam uyanmazdı. Güneş yüksek binaların arasından sızarken bile sokaklara temkinli iner, duvar diplerinde oyalanırdı. Çünkü bu şehirde ışık gölgelerden izin almadan hiçbir yere varamazdı. İnsanlar bunu bilir, adımlarını kısa tutar, seslerini alçaltırdı. Gölgeli Şehir ’de yüksek sesle gülmek kaderle alay etmek sayılırdı.
Binalar griydi; ama gri bir renk değil bir ruh hâliydi burada. Pencereler, içlerinden bakanları değil dışarıyı gözlerdi. Camlarda çoğu zaman bir yüz değil bir tereddüt yansırdı. Sokak lambaları gündüzleri bile yanardı. Çünkü karanlık geceyi beklemezdi bu şehirde.
Mira bu şehrin gölgelerinden birinde büyümüştü. Annesi ona küçükken hep aynı şeyi söylerdi:
“Gölgene dikkat et kızım. Bazen senden önce konuşur.”
Mira çocukken bunun bir masal olduğunu sanmıştı. Ta ki on yedi yaşında bir akşam eve dönerken kendi gölgesinin bir sokak lambasının altında durup onunla gelmeyi reddettiğini fark edene kadar. O an anlamıştı. Bu şehirde herkesin bir sırrı, her sırrın da bir gölgesi vardı.
Şehir meydanının ortasında, kimsenin ne zaman diktiğini bilmediği eski bir saat kulesi yükselirdi. Saat hep çalışırdı ama zamanı göstermezdi. İnsanlar kuleye bakarak kaç yaşında olduklarını değil ne kadar yorulduklarını anlardı. Mira her sabah işe giderken saate bakar ve içinden şu soruyu sorardı: “Bugün hangi anımı kaybedeceğim?”
Gölgeli Şehir’de insanlar anılarını yavaş yavaş yitirirdi. Önce bir gülüş silinirdi, sonra bir ses tonu, en son bir yüz. Kimse bunun farkına varmak istemezdi. Çünkü fark etmek, kaybı kabullenmek demekti.
Bir gün şehirde garip bir söylenti dolaşmaya başladı. Deniyordu ki şehrin en eski sokağının sonunda ışığın gölgesiz olduğu bir yer vardı. Oraya gidenler ya geri dönmezdi ya da döndüklerinde artık bu şehre ait olmazlardı. Mira, bu söylentiyi ilk duyduğunda kalbinde hafif bir sızı hissetti; kaybettiği ama adını koyamadığı bir şeyin çağrısıydı bu.
Bir gece gölgesini arkasında sürüyormuş gibi ağır adımlarla yola çıktı. Sokaklar her zamankinden sessizdi. Duvarlar kulak kesilmişti sanki. Saat kulesi o gece durmuştu ilk kez.
Sokağın sonunda loş ama berrak bir ışık vardı. Mira ışığa yaklaştıkça gölgesinin kısaldığını fark etti. Sonunda, ışığın tam ortasında gölgesi tamamen kayboldu. Korkması gerektiğini düşündü, ama hissettiği şey korku değil, hafiflikti.
Arkasına baktığında şehir hâlâ oradaydı: gri, suskun ve gölgeli. Ama artık ona seslenmiyordu.
Mira ışığın içinde bir adım daha attı ve fısıldadı:
“Beni unutan şehir şimdi seni ben hatırlamayacağım.”
Ertesi sabah Gölgeli Şehir uyandığında, bir eksiklik vardı. Kimse neyin eksik olduğunu söyleyemedi. Saat kulesi yeniden çalışıyordu ama biraz daha yavaş. Sokak lambaları bir anlığına titredi. Ve bazı gölgeler sahiplerini arar gibi duvarlarda dolaşıyordu.
Şehir Mira’yı hatırlamadı.
Ama gölgeler…
Onlar hiçbir şeyi unutmazdı.