Türk edebiyatının Anadolu sahasındaki oluşum sürecinde, Türkçeyi bir sanat ve ilim dili haline getirme davasının en güçlü neferlerinden biri üstadımızdır. 13. yüzyılın sonu ile 14. yüzyılın başlarında Kırşehir’de (o zamanki adıyla Gülşehir) yaşayan bu bilge şair, sadece tasavvufi bir derinliğe sahip değil, aynı zamanda Türkçenin estetik kapasitesine sarsılmaz bir inanç duyan dil mimarıdır. Onun edebiyat tarihimizdeki yeri, Farsçanın edebi hakimiyetine karşı Türkçenin bayrağını en yükseğe taşıyanlardan biri olmasıyla mühürlenmiştir.
Türkçenin Estetik Savunucusu
Gülşehri’nin en büyük gayesi, o dönemde edebi dil olarak görülen Farsçanın karşısına Türkçeyi bir rakip olarak koyabilmekti. Dönemin aydınlarının Arapça ve Farsçaya yöneldiği bir iklimde, o “Türk diliyle de her türlü derin hakikat anlatılabilir” diyerek yola çıktı. Onun bu bilinçli tercihi, Anadolu’da gelişen Türk edebiyatının temellerine en sağlam taşları dizdi. Eserlerinde dili kullanışındaki titizlik ve kelime seçimi, onun sadece bir derviş değil, teknik bir dil uzmanı olduğunu da kanıtlar.
Mantıku’t-Tayr: Kuşların Diliyle Gelen Hakikat
Şairin şaheseri, Feridüddin Attar’ın aynı adlı eserinden esinlenerek (ancak kendi eklemeleri ve özgün yorumuyla) kaleme aldığı Mantıku’t-Tayr (Kuşların Dili) adlı mesnevisidir. Bu eser, tasavvuf yolculuğunu sembolik bir dille anlatır. Kuşlar, Hüdhüd kuşunun rehberliğinde padişahları olan Simurg’u bulmak için yedi zorlu vadiyi aşarlar. Gülşehri, bu yolculuğu öyle akıcı bir Türkçeyle anlatır ki eser yüzyıllarca Anadolu insanının başucu kitabı olur. Şair, kuşların bu arayışını şu samimi dille ifade eder:
“Gelin imdi varalım ol şâha biz / Tâ ki bulavuz ebedî câha biz”
(Gelin şimdi o padişaha varalım; ta ki ebedî makama ve onura kavuşalım.)
Mesnevi İçinde Mesnevi Tekniği
Gülşehri, sadece çeviri yapmamış; eserine Kelile ve Dimne’den, Mevlana’nın Mesnevi’sinden parçalar ekleyerek Türk okuru için zengin bir kültürel kolaj oluşturmuştur. Onun anlatımındaki didaktik güç, okuyucuyu sıkmadan eğitme yeteneğinde saklıdır. Ahlaki ve tasavvufi öğütlerini hikayeleştirerek sunar. Mesnevisinde nefsin terbiyesini ve dünyanın geçiciliğini anlatırken kullandığı şu mısralar, onun dünya görüşünü özetler:
“Bu cihân bir köprüdür geçmek gerek / Bir ulu menzile erişmek gerek”
Gülşehri’yi araştıran bir öğrenci, onun şahsında Anadolu’nun Türkleşme ve İslamlaşma sürecindeki o estetik ruhu bulacaktır. O, Türkçenin bir “gül bahçesi” olabileceğini ispatlamış ve ardından gelen şairlere bu bahçenin kapılarını ardına kadar açmıştır.
Gülşehri’nin bu sembolik dünyası ilginizi çektiyse, onun çağdaşı olan ve Türkçeyi yine en sade haliyle halkın kalbine yerleştiren Yunus Emre ile aralarındaki söyleyiş benzerliklerini detaylandırmamı ister misiniz?