Güneşten Gelen

Güneşten Gelen

Bike S.Demirkız


Günlerden bir gün, ilkbaharın ortasında güneş tuhaf bir şekilde parlamaya başladı. Gökyüzü sarıya çalan puslu bir örtüye büründü; sanki görünmeyen bir perde aralanıyor, başka bir gerçeklik içeriye sızıyordu. İnsanlar önce bunu mevsimsel bir tuhaflık sandı. Ne var ki toprak, kuşlar, rüzgâr bile bir şeylerin değiştiğini haber veriyordu. Köyün kedileri gündüz uyuyamaz olmuştu, köpekler boşluğa havlayıp duruyordu.
Hatice Ana, seher vaktinde evinin önündeki taşlığa oturdu. Elinde gümüş imamesi zamanla kararmış antika bir tespih vardı. Her taneye dokunduğunda usulca mırıldandığı sözler, rüzgârla birlikte taşların arasından süzülerek yayılıyordu. Kimse onun ne söylediğini tam anlayamazdı ama onu duyanlar her zaman kalplerinde bir sıcaklık hissederdi.
“Güneş konuşuyor artık,” dedi onu ziyarete gelen köylülere. “Onun dili, ışıkla dokunur kalplere. Bilgelik alev gibi gelir; yakar ama arındırır da.” diye ekledi.
O gece, gökyüzü birdenbire gündüze dönüştü. Saat gece yarısını geçeli çok olmuştu ama bir patlama sesi olmaksızın gök, kısacık bir süre gündüz gibi aydınlandı. Sanki görünmeyen bir kapı aralanmış, başka bir yerin ışığı bu dünyaya taşmıştı. Elektrik telleri cızırdadı. Gökyüzü, o an sessizliğini yitirdi; kanat çırpan, tiz çığlıklarla havayı yaran kuşlar telaşla yükseldi. Kedilerin tüyleri kabardı; köpekler havlamaya, kurtlar ulumaya başladı. İnsanlar ise rüyalarından ter içinde fırladı.
Sabah olur olmaz, Hatice Ana köy meydanına indi. Elinde içi su dolu cam bir kavanoz taşıyordu. Tüm köylüler merakla etrafında toplandı. Kimisi hâlâ gece yaşananları konuşuyor kimisi Ana’nın ne yapacağını sessizce bekliyordu.
“Bu su, gökten gelenin aynasıdır,” dedi Hatice Ana. ” İçine bakın. Korkmadan, gönül gözünüzle. Ne görürseniz, o sizinle ilgilidir.”
Kavanoza ilk bakan çocuklar oldu. Kimi gözyaşlarına boğuldu kimi gülümseyerek uzaklara baktı. Ardından kadınlar ve erkekler sırayla göz attı. Her biri farklı bir görüntü gördü; kayıp bir sevdiği, karanlıkta yürüyen bir ışık, kendine benzeyen ama daha genç ya da daha yaşlı bir yüz…
“Her birimizin kalbinde eski yükler var,” dedi Hatice Ana. “Güneşin getirdiği yalım, o kadim yükleri yakmak için geldi. Ama dikkat edin, ışığın dokunduğu yer önce sızlar, sonra şifalanır. Bu yüzden gördüklerinizi inkâr etmeyin. Onlar sizi özgürleştirecek.”
O gün köyde kimse konuşmadı. Herkes gördüğünü kalbine mühürledi. Ama herkes, bir şeyin başladığını biliyordu.
O geceden sonra köyde zaman tuhaf biçimde bükülmeye başladı. Günler ya hızla geçiyor ya da sanki duruyordu. Uyuyanlar, rüyalarında bilinmeyen dillerde konuşuyor; uyanık olanlarsa kendi düşüncelerini anlamakta zorlanıyordu. Gökyüzü artık tanıdık değildi; yıldızlar yer değiştirmiş, bazı geceler kuzeyden doğar olmuştu.
Bir sabah, Hatice Ana evinin ardındaki eski mahzene indi. Orası, nemli taş duvarları yosun tutmuş, sadece sabahın bir saatinde güneş ışığı gören gizemli bir odaydı. Mahzende taş bir sandık duruyordu; üzeri yılların tozuyla kaplıydı.
Sandığı yavaşça açtı. İçinden sayfaları neredeyse dağılmak üzere olan eski bir kitap çıkardı. Kapağında altın varakla işlenmiş bir sembol vardı. Güneş’in içinden yükselen bir kuş.
Kitabı mahzenin ortasına serdi. Sayfaları çevirdikçe harfler canlanıyor, ışık gibi titreyerek havalanıyordu. Bu yazılar gözle değil, kalple okunuyordu. Hatice Ana gözlerini kapattı; kitap bir nefes gibi onunla konuşmaya başladı.
“Sözler unutulmaz,” dedi içindeki ses. “Sadece uyurlar. Sadece güneş çağırdığında uyanırlar.”
Köyün üstünde artık bambaşka bir enerji dolaşıyordu. Kuşlar yeni bir ezgiyle ötüyor, rüzgâr farklı bir dilden fısıldıyordu. Çocuklar yere çizdikleri şekillerle konuşuyor, kadınlar rüyalarında gördükleri sembolleri kumaşlara işliyor, erkekler taşlara bilinmeyen yazılar kazıyordu. Farkında olmadan eski bir dili yeniden canlandırıyorlardı.
Günlerden bir gün, uzak yoldan gelen bir yolcu belirdi. Tozlu bir patikadan yürüyordu; elinde asası, sırtında ağır bir heybe. Yüzü güneşte yanmıştı ama gözlerinde tanıdık bir parıltı vardı. Hatice Ana onu görür görmez içindeki kitap aydınlandı.
“Gelen, geçmişten değil… Gelecekten haber taşır,” dedi. Böylece, kayıp sözlerin uyanışı başladı.
Gelen adam, adını söylemeden köyde dolaşmaya başladı. Dokunduğu taşlar hafifçe titreşiyor, konuştuğu çocuklar artık uykularında bilgece sözler mırıldanıyordu. O sadece bir yolcu değil; zamanı yararak gelen bir haberciydi.
O gece Hatice Ana, onu evine davet etti, sözle değil kalbiyle. İkisi karşılıklı oturdu. Aralarında kelime yoktu ama her şey söylenmiş gibiydi. Adam, çantasından küçük bir kristal çıkardı. İçinde, dönen bir güneş parçası vardı sanki. Hatice Ana kristale baktığında içinden geçen binlerce hayatın gölgelerini gördü.
“Zaman geldi,” dedi adam. “Ateşten kapı açılacak. Herkese değil; sadece kalbiyle görmeyi bilenlere…”
Ertesi sabah, dağın yamacında bugüne dek kimsenin fark etmediği bir mağara ağzı belirdi. Etrafı ışıkla çevrilmişti. Hatice Ana önde, köylüler arkada oraya doğru yürüdü. Mağaranın girişi sıcak bir nefes gibiydi; içeriye atılan her adımda geçmişin yükü siliniyordu sanki.
İçeri girenler bir daha aynı olmuyordu. Kimisi eski hayatına döndü ama başka gözlerle kimisi uzaklara gitmeyi seçmişti; yeni yerlerde eski sözleri anlatmak için. Ama hepsi biliyordu: Gerçek olan, görünmeyendi. Ve o görünmeyen artık uyanmıştı.
Böylece, Hatice Ana’nın başlattığı uyanış yalnızca bir köyü değil, zamanın kendisini dönüştüren bir kıvılcım olmuştu…

Related posts

Birey ve Anne Olarak Toplumsal Sorumluluğumuz

Türkülerin Hikayesi

Haftanın Yeni ve Dikkat Çeken Yabancı Filmleri