Metin Coşkun
Kasabanın tren garı her zaman sessizdi. Burası, geçmişin ve geleceğin kesiştiği bir nokta gibiydi; hem eski zamanların hayaletlerini hem de henüz gerçekleşmemiş rüyaların izlerini taşıyordu. Gar binasının duvarlarındaki solmuş afişler, zamanın nasıl da hızlı geçtiğini hatırlatır; rüzgâr kapalı pencerelerden içeri süzülüp eski bir fısıltı gibi yankılanırdı. Bu kasabada doğup büyüyenler, trenin önemini iyi bilirdi. Zira bu tren, insanları kendi hayallerine taşıyan bir anahtardı. Ama kimse bu anahtarı iki kez kullanamazdı.
Her şeyin hayali bile insanı soluksuz bırakacak kadar büyüleyiciydi. Tren, her gün aynı saatte kalkar; ama bir kez kaçırırsan, sonsuza dek elinden kayıp giden bir fırsat olurdu. İşte bu yüzden kimse gecikmeye cesaret edemezdi.
Kasaba, yağmurun altında kaybolmuştu. Gri bulutlar gökyüzünü kaplamış, ağır bir hüzün şehrin üzerine çökmüştü. Tren garı her zamanki sessizliğiyle ayakta duruyordu. İçeride saat tam 17:00’yi gösteriyordu; trenin kalkmasına yalnızca birkaç dakika kalmıştı. Seher, garın bekleme salonunda elinde biletle oturmuş, boş koltuğa bakıyordu. O koltukta Yiğit olmalıydı. Saatin tik takları, her saniye ona zamanın tükenmekte olduğunu hatırlatıyordu.
Seher (fısıldar): “Nerede kaldın, Yiğit? Söz vermiştin…”
Yiğit, nefes nefese kalmıştı. Yağmur hızlandıkça adımlarını daha da hızlandırıyordu. Elindeki biletin ıslanmasını umursamadan tren garına doğru koşuyordu. Hayatının en önemli anıydı; Seher’le birlikte o trene binip hayallerini gerçekleştireceklerdi. Ama bir şey ters gitmişti. Son anda evde unutulan bir şey, o an için önemsiz görünen küçük bir aksaklık, kaderin büyük oyununu başlatmıştı.
Yiğit, kasabanın dar ve kaygan sokaklarında koşarken aniden karşısına hızla gelen bir araba çıktı. Fren sesi, yağmurun uğultusunu bastırmıştı. Yiğit, gözlerini kapattı. Çarpışma anı tüm dünyayı sessizliğe boğdu. Yerde yatarken zihni Seher’le olan anılarına dönüyordu. Seher’le birlikte planladıkları hayaller, tren yolculuğu ve sonsuz mutluluk… Hepsi bir anda yok olmuştu. Son gördüğü şey uzaktaki tren garıydı. Zihni kararmaya başladığında içinden son bir cümle fısıldadı:
Yiğit: “Üzgünüm, Seher… Yetişemedim.”
Yağmur, Yiğit’in son nefesini alırken bir perde gibi üzerini örtüyordu. Artık ne tren vardı ne de hayaller. Sadece geride kalan anılar ve gerçekleşmemiş bir vaat…
Garın bekleme salonunda ağır ahşap sıralar, yer yer dökülmüş boya ve siyah-beyaz taşlarla döşenmiş bir zemin vardı. Tavan lambaları hafif bir sarsıntıyla yanıp sönüyordu. Büyük bir saat, demir çerçeveli pencerelerin ardında asılıydı; zamanı hatırlatan bu dev yapı, insanın içindeki gerilimi artırıyordu. O kadar eskiydi ki neredeyse zamanı durdurmuş gibi görünüyordu.
Tren, bu dünyaya ait olmayan bir varlık gibiydi. Siyah, cilalı dış yüzeyi, geçmişin ve geleceğin kesiştiği noktada varlığını sürdürüyordu. Lokomotifin buharlı nefesi, havada beyaz bir duman izi bırakarak kayboluyordu. Sadece biletli yolcular görebilir, onun derinliklerine inebilirdi.
Seher, trenin loş ışıkları altında otururken karşısındaki koltukta yaşlı bir adam vardı. Adamın üzerinde yıpranmış bir palto, ayaklarında ise eski püskü ayakkabılar vardı. Gözlerinde yorgun ama hırslı bir parıltı, ellerinde eski bir bavul taşıyordu. Seher’e dönüp konuşmaya başladı.
Yaşlı Adam: “İlk bindiğim tren bu değil… Ama bu sefer hayalim çok büyük. Altın kaplamalı bir saray, pırlantalarla dolu hazineler… Hayatım boyunca yoksul yaşadım ama bu yolculukta her şey değişecek. Bu tren beni, hayatımda sahip olamadığım her şeye götürecek.”
Seher (hafifçe gülümser, merakla): “Peki ya bu hayal seni mutlu edecek mi?”
Yaşlı adam bir an duraklar, derin bir nefes alır. Gözlerinde o an beliren gölgeler, bir anlık tereddüdün işareti gibidir. Ama kafasını iki yana sallayarak düşüncelerini bastırır.
Yaşlı Adam: “Benim başka bir şansım yok. Yoksulluğu geride bırakmanın zamanı geldi.”
Garın bir başka köşesinde, Seher’in dikkatini çeken bir adam vardı. Gözleri yorgun, yüzü solgundu. Hayatın yükünü taşır gibi bir yandan elindeki biletle oynuyordu. Seher’in bakışlarını fark edince, ağır bir iç çekişle konuşmaya başladı.
Adam: “Karımı kaybettim… Yıllar önce… Hayalimde onu tekrar göreceğim. Yalnızca bir kez daha, o güzel yüzünü görebilmek için buradayım. Hayallerin gerçeğe dönüştüğü bir yer olduğunu söylediler. O yüzden buradayım.”
Seher’in gözleri doldu. Adamın yüzündeki derin acı, bir hayalden çok daha fazlasıydı. O, geçmişe geri dönmeyi, kaybettiği sevdikleriyle tekrar bir arada olmayı istiyordu.
Seher adamın gözlerine baktı.
Seher:
“Onu tekrar göreceksiniz. Umut ediyorum.”
Adam, küçük bir tebessümle başını salladı.
Bir başka yolcu, siyah takım elbisesiyle oturan genç bir adamdı. Kararlı ve sert yüz hatları, onun dünyada bir şeyler başarmak için her şeyini vermeye hazır olduğunu gösteriyordu. Bakışları sert, düşünceleri kesindi. Seher, onun bu duruşunu izlerken, adam sessizliğini bozdu.
Genç Adam: “Benim hayalimde güç var. Sonsuz başarı, herkesin saygı duyduğu, her şeyi kontrol ettiğim bir dünya… Kimse bana karşı çıkamaz. Bu tren beni hayallerimdeki o güce taşıyacak.”
Seher, genç adamın hırsını ve açgözlülüğünü görebiliyordu. Hayali, kontrol ve üstünlük üzerine kuruluydu.
Seher (merakla): “Peki, o güce ulaştığınızda ne yapacaksınız?”
Genç Adam: “Daha fazla güç arayacağım. Güç asla yetmez.”
Seher, kapıya her baktığında Yiğit’in girdiğini hayal ediyordu. Zaman durmak bilmeden ilerliyordu. Onu beklemek bir ömür gibi geliyordu. Ama o an içindeki bir his, bir şeylerin ters gittiğini fısıldadı. Kalbinde tuhaf bir sıkışma hissetti. Saat tam 17:00 olduğunda, trenin kalkışı için son çağrı yapıldı.
İstasyon Görevlisi (hoparlörden): “Hayal Treni kalkmak üzeredir. Lütfen biletlerinizi hazırlayın.”
Seher, titreyen elleriyle biletini sımsıkı tuttu. Yiğit hâlâ ortalıkta yoktu. Ona söz vermişti. Bu trene birlikte bineceklerdi. Ama şimdi Seher yalnızdı. Yavaşça ayağa kalktı, gözleri doldu. Kapıya son bir kez baktı. Kimse yoktu. Dışarıda yağmur iyice hızlanmıştı.
Seher (fısıldar): “Neden gelmedin, Yiğit? Söz vermiştin…”
Trenin kapıları ağır bir şekilde açıldı. Seher, her adımında sanki dünyadan biraz daha uzaklaşıyor gibi hissediyordu. Trene bindiğinde, içindeki boşluk büyümüştü. Tren, garın sessizliğinde yavaşça hareket etmeye hazırlanıyordu. İçeride loş ışıklar, her şeyin bir hayal olduğunu hatırlatan bir rüya atmosferi yaratıyordu.
Tren Görevlisi:
“Hoş geldiniz. Hangi hayali seçmek istersiniz?”
Seher’in zihni, Yiğit’le olan anılara daldı. Ama aklındaki tek şey, onu tren garında beklemekti. Zihni, kalbi ve ruhu tamamen o ana saplanmıştı. Seçimi yaparken sesi titredi:
Seher:
“Onu beklemek istiyorum… Hep tren garında, onu beklemek…”