Emirhan Bulut
Rüzgâr, eski bir kütüphanenin kırık camından içeri sızarken sayfalar kendi kendine çevriliyordu. Toz, zamana ait olmayan bir sessizliğin içinde parlıyor; tıpkı unutulmuş bir sırrın yeniden doğuşu gibi. O an fark ettim: mürekkep zamanın hafızasıydı, ben ise yalnızca onun kalemi.
Adım Aras. Bir zamanlar kelimelere sığınan, yazdıkça var olan bir adamdım. Fakat bir gece, rüyayla uyanıklık arasında, bana bir ayna uzatıldı. Aynayı tutan ellerin kime ait olduğunu hatırlamıyorum; belki bir bilgeydi, belki benliğimin kadim bir yansıması. “Gerçeği görmek istiyorsan bakma, yaz.” dedi bir ses.
O günden sonra yazdığım her cümle bir kapı oldu. Her nokta bir son değil, başka bir boyuta açılan bir geçitti. Zamanın çizgisel olmadığını o zaman anladım: Geçmiş, geleceğin içinden süzülüyor; gelecek, çoktan yaşanmış bir hatıranın yankısı gibi dönüp dolaşıyordu.
Bir defterim vardı, derisinin üzerinde “Hermes’in simyasal sembolü” kazılıydı. O defteri ilk gördüğümde eski bir sahaf: “Bu kitap seni yazacak.” demişti. Gülmüştüm, çünkü o cümle bana bir kehanet gibi değil, delilik gibi gelmişti. Şimdi biliyorum, ikisi arasında sadece bir perde var.
Yazmaya başladım: “Zamanın dışındaki şehirde, bir yazar kendi hikâyesini unuttu.” O satırdan sonra mürekkep kendi yolunu buldu. Kelimeler sanki benden değil, başka bir yerden geliyordu. Her harf, görünmeyen bir elin yönlendirmesiyle oluşuyordu.
Sonra aynayı gördüm, defterin ortasında, mürekkep izlerinin arasında bir parıltı belirdi. Sanki kelimelerden doğan bir yüzeydi. Başımı eğdim, yansıma bana ait değildi. Aynadaki adam benden yaşlıydı; gözlerinde yüzyılların bilgeliği, ellerinde binlerce hikâyenin izi vardı.
“Sen ben misin?” dedim.
“Ben, senin yazdığın geleceğim,” diye cevap verdi. “Zamanın iki ucu birbirine dokunduğunda, yazar da yazılan da birdir.”
O an korkmadım. Çünkü anladım: Yazmak bir tür simyadır. Söz, varlığın en eski elementi; her cümle, maddeyle ruh arasında bir köprü. İnsan, kelimelerle evreni dönüştürebilir ama önce kendini çözmelidir.
Aynadaki Aras konuşmaya devam etti:
“Sen geçmişte beni yazarken, ben gelecekte seni düşünüyorum. Biz aynı kalemin iki ucuyuz. Hermes, bilginin hem vericisi hem saklayıcısıydı; şimdi sen de öylesin. Ama dikkat et, her bilgelik taşıyan, ağırlığını da taşır.”
Onun sesi uzaklaştıkça, çevremdeki mekân çözülmeye başladı. Kütüphane bir rüya gibi eridi, yerini sembollerden örülmüş bir boşluğa bıraktı. Zamanın harfleri etrafımda dönüyordu. Alfa, omega, sonsuzluk işareti. Hepsi bir kelimeye dönüşüyordu: “Ol.”
Gözlerimi açtığımda, sabahın solgun ışığı masama düşüyordu. Aynayı aradım, yoktu. Defterin sayfaları ise bembeyazdı. Ama parmaklarımda mürekkep izleri kalmıştı. Gerçekten yazmış mıydım, yoksa bir rüyanın içinde mi uyanmıştım?
O gün dışarı çıktım. Şehrin gürültüsü bile bana semboller gibi görünüyordu: insan sesleri, araba kornaları, tabelalardaki kelimeler… Hepsi aynı mesajı fısıldıyordu: “Zaman kendini okur.”
Bir köşede yaşlı bir adam gördüm, yüzü tanıdık geldi. Elinde küçük bir ayna vardı. Göz göze geldik. Gülümsedi. “Kendini mi arıyorsun?” dedi.
“Belki,” dedim.
“Bulamayacaksın. Çünkü sen arayan değil, aranan kişisin.”
Sonra ortadan kayboldu. Gerçekten orada mıydı, yoksa zihnimin bir yansıması mıydı, bilmiyorum. Ama o günden sonra yazdığım her cümle, sanki kendi kendini yazıyor gibi aktı.
Bir akşam, defterin sayfaları arasında yeniden o sembol belirdi: Hermes’in kanatlı asası. Altında eski Yunanca bir cümle vardı:
“He who writes the world, becomes it.”
(Dünyayı yazan, ona dönüşür.)
Artık biliyordum, her yazar kendi evrenini yaratır, ama sonunda o evrenin hikâyesine dönüşür. Benim kaderim de buymuş: kelimelerin içinde var olmak, onların arasında kaybolmak.
Şimdi bu satırları yazarken, mürekkep yine kendi yolunu buluyor. Belki sen bu yazıyı okurken, ben başka bir zamandayım; belki senin gözlerin, benim aynadaki yansımamdır.
Hermes’in aynasında tek bir hakikat var:
Yazan da okunandır, arayan da aynadır.
Editör: Fatma Karataş