Bir ilkbahar sabahı güneşle uyandın mı hiç?
Çılgın gibi koşarak kırlara uzandın mı hiç?
Bu dizeler ne vakit mutsuzluğun gri gölgesi ruhuma düşse nereden geldiği belirsiz bir rayiha gibi zihnimin kıvrımlarına süzülür. Dudaklarımdan dökülen nağmeler acaba yaralı bir bilincin kurduğu o zarif savunma hattı mıdır? Şarkıdaki o coşkun “kırlara koşma” imgesi; hayatın ağırlaşan yüklerinden, vadesi geçmiş hayal kırıklıklarından firar edip çocukluğun o hiç eskimeyen, o zedelenmemiş masumiyetine sığınma arzusu mudur yoksa?
Belki de bu ezgi, ömrün bir türlü kapıyı çalmayan baharını bekleyen yorgun bir kalbin yankısıdır. Bahar takvimlerden öte, ruhun kendi iklimindeki o büyük “yeniden doğuş” iştiyakının küllerinden doğmanın mümkün olduğuna dair sarsılmaz bir imanın simgesi midir? Zihnimi kuşatan bu soruların her biri doğru olabilir ya da hakikat bu soruların çok ötesinde gizlidir.
Zihin, hatıraları ve hissiyatları kristal birer küre gibi saklar. Belki de bu şarkı, mazide kendimi en dingin, en müferreh hissettiğim bir anın mühürlü sandığıdır. Şarkıyı her fısıldadığımda o kadim ferahlığı bugünün tozlu sokaklarına geri çağırıyorumdur. Nihayetinde bu melodiyle hemhal olmam bir tesadüfün eseri değil; ruhumun kendi karanlığını sağaltma, o vuslat baharını kendi içinde yeşertme sancısıdır. Zira bilirim ki en ansızın kışın kalbinde bile uyanmayı bekleyen bir ilkbahar sabahı mutlaka gizlidir.