İki Artı İki Dört Eder mi?

Ahmet ÖZCOŞAR
Din Hizmetleri Uzmanı

         Modern zamanların en büyük yanılgısı, insanın yalnızca ölçülebilen bir varlık olduğuna inanmasıdır. Oysa insan, rakamların içine sığmayacak kadar derin bir mahlûktur. Bir insanı maaşıyla, diplomasıyla, takipçi sayısıyla tarif etmeye başladığınızda; onun kalbini, kırgınlıklarını, merhametini ve içindeki sessizliği görmez hâle gelirsiniz. Bugün dünya bize sürekli saymayı öğretiyor, “Kaç odalı evin var, kaç kişi seni tanıyor, hesabında ne kadar para birikti?” Fakat insanın asıl meselesi hiçbir zaman yalnızca çoğaltmak değildi. Çünkü bazı çoğalışlar vardır ki insanı büyütmez, aksine eksiltir.

            Eskiden akşam olunca sofraya yalnız yemek değil, muhabbet de kurulurdu. Bir çayın etrafında saatlerce oturulabilir, küçük bir odanın içine koca bir huzur sığabilirdi. Şimdi ise her şey çoğaldı fakat insanın içindeki ferahlık aynı oranda artmadı. Evler büyüdü ama ailelerin birbirine ayırdığı vakit küçüldü. İnsan dünyanın öbür ucuyla saniyeler içinde konuşabiliyor ama aynı evin içindeki sessizliği aşamıyor.

Modern hayat insana sürekli bir eksiklik hissi veriyor. Sahip olduklarımızın kıymetini öğretmek yerine, sahip olmadıklarımızı gösteriyor. Bir şeye ulaştığımız anda yenisinin arzusu başlıyor. Çünkü bu çağ kanaatle değil, tüketimle besleniyor. Oysa insan ruhu sürekli isteyen bir makine değildir. Ruh bazen durmak, elindekine bakmak ve “Bu bana yeter.” diyebilmek ister. İşte tam burada unuttuğumuz bir kelime çıkıyor karşımıza, “bereket”.

Bereket, yalnızca çokluk demek değildir. Bazen bir lokmanın bütün bir günü doyurmasıdır. Bazen az bir vaktin büyük bir huzura dönüşmesidir. Bazı evlerde imkân azdır ama kalpler geniştir, bazı hayatlarda ise her şey vardır fakat insan yine de içindeki boşluğu susturamaz.

Belki de bu yüzden hayat matematik kadar kesin işlemiyor. Her şey toplama ve çıkarma hesabıyla açıklanamıyor. İnsan bazen çok şeye sahip olup büyük bir yoksulluk hissediyor, bazen de az şeyle derin bir zenginlik yaşayabiliyor. Onun için ben hep şöyle düşünürüm:

“İki artı iki bazen beş eder, bazen üç. Bereket varsa az çoğalır, bereket yoksa çok eksilir.”

Bugün güzellik anlayışımız bile bu hız çağının yorgunluğunu taşıyor. Eskiden güzel denildiğinde insanın aklına bir yüzün ışığı kadar bir gönlün inceliği de gelirdi. Şimdi ise güzellik, daha çok görünmekle ve kusursuz görünmeye çalışmakla eş tutuluyor. İnsan kendi yüzüne bile tahammül edemez hâle geldi. Filtrelenmiş hayatların arasında gerçek olanın sesi giderek kısılıyor. Oysa insanı güzel yapan şey, biraz da kusurlarıydı. Bir tebessümün samimiyeti, bir bakışın içtenliği, bir yüzün yaşanmışlığıydı.

Bugün insanın omzundaki en ağır yük, sahip oldukları değil, sahip olmak zorunda hissettikleridir. Sürekli yetişmeye, sürekli kendini ispat etmeye çalışan bir insan var karşımızda. Her şey hızlandı ama insanın ruhu bu hıza ayak uyduramadı. Çünkü kalp, makine gibi çalışmıyor. Yoruluyor, daralıyor, bazen sessizce içine kapanıyor. Belki de modern insanın en büyük yalnızlığı burada başlıyor. Kalabalıkların içinde görünür olmak ama gerçekten anlaşılmamak. Çok şeye sahip olmak ama içindeki eksikliği susturamamak. Sayılar büyürken insanın iç dünyasının küçülmesi…

İnsan bugün gökdelenler yaptı, ekranları büyüttü, rakamları çoğalttı. Fakat bütün bu artıların arasında belki de eksilen en önemli şey, kendi ruhuydu. Çünkü insan yalnızca hesap yapan bir varlık değildir; aynı zamanda hisseden, özleyen, mana arayan bir yolcudur.

Ve bazı hakikatler vardır ki matematik onları açıklayamaz.

Bu yüzden iki artı iki, her zaman dört etmez.

Related posts

Terapi

Hayat Çizgisi

Apartman 1. Bölüm