Yazar Gönül Kamış
Ali, insanların yüzlerine bakmamayı küçük yaşta öğrenmişti. Yüzler beklenti demekti; beklenti ise hayal kırıklığı. Bu yüzden gözlerini yere indirir, ayakkabıların ucundaki çiziklerde kendine güvenli bir dünya kurardı. Orada kimse gitmezdi. Kimse “neden” diye sormazdı.
Zeynep ise tam tersine bakardı. Fazla bakardı. İnsanların yüzlerinde bir şey arardı: kalıcı olabilecek bir ifade, vazgeçmeyecek bir bakış. Ama her bakış, bir süre sonra kaçardı. Zeynep bunu her seferinde kişisel bir terk ediliş gibi yaşardı. İçinde büyüyen duygu, üzülmekten çok utanmaktı. Sanki sevilmeyerek bir suçu ifşa edilmişti.
Yetimhanede kalmak, Ali için görünmez olmak demekti. Görünmezlik, onun savunma mekanizmasıydı. Acının fark edilmediği yerde acı da yokmuş gibi yapılabilirdi. Bu yüzden konuşmaz, ağlamaz, bağlanmazdı. Bağlanmanın, terk edilmeyi çağırdığını çok erken anlamıştı.
Zeynep bağlanıyordu. Hem de fazlasıyla. Eşyalarına, pencerelere, seslere. Bir gün pencereden bakarken kendini “birinin kızı” gibi hayal ederdi; ertesi gün aynı pencereye öfkeyle vururdu. Bu dalgalanma onu yoruyordu ama vazgeçemiyordu. Umudu tamamen bırakmak, annesini ikinci kez kaybetmek gibiydi.
Ali, Zeynep’in nefesini dinlerdi. Nefes düzenliyse, dünya yerli yerindeydi. Zeynep ise Ali’nin sessizliğini sayardı. Sessizlik uzadıkça korkusu artardı; çünkü sessizlik, gidişlerin habercisiydi.
Ali, Zeynep’i koruduğunu düşünürdü. Aslında koruduğu şey, kendi parçalanmışlığıydı. Zeynep’in dağılması, kendi iç düzenini bozabilirdi. Bu yüzden ona “güçlü ol” derdi. Güçlü olmak, hissetmemek demekti Ali’ye göre.
Zeynep ise Ali’nin güçlü olmasına kızardı. Çünkü güçlü olmak, sevgiye kapıyı kapatıyordu. İçten içe Ali’nin de gideceğinden korkardı. Onu kaybederse, hikâyesindeki son tanık da yok olacaktı.
Zeynep, aniden sordu:
“Biz neden böyleyiz?”
Ali cevap vermedi. Çünkü cevabı biliyordu ama söylemek, yarayı görünür kılmaktı. Bunun yerine başını çevirdi. Bu, onun kaçışıydı.
Zeynep o an anladı: Ali’nin suskunluğu, sevgisizliğin değil; sevgiden korkmanın sonucuydu. Kendi taşkınlığının ise, sevgiyi kaybetmemek için yapılan bir çırpınış olduğunu fark etti. Bu fark ediş rahatlatıcı olmadı. Aksine, yükü ağırlaştırdı. Çünkü artık ikisi de yaralarının adını biliyordu.
Hayata küskünlükleri gürültülü değildi. Ne bağırdılar ne isyan ettiler. Küskünlükleri, içe doğru çöken bir ev gibiydi. Dışarıdan sağlam, içeriden yıkık.
Ve belki de en ağır gerçek şuydu:
İnsan, çocukken sevilmediğinde, büyüdüğünde bile sevgiyi yabancı bir dil gibi konuşur.
Ali susarak, Zeynep fazla severek…
İkisi de aynı cümlede kayboldular.
Editör: Fatma Karataş