İlim kavramı birçok şekilde tanımlanmış ancak ben şöyle bir tanım yapıyorum: İlim insanın fıtrî merakıyla kâinattaki ilahî düzeni okuyup anlaması vahyin rehberliğinde hakikate ulaşması ve bu bilgiyi insanlığa faydaya dönüştürmesidir.
İnsanlık tarihinin başlangıcından itibaren ilim insanı diğer varlıklardan ayıran temel özelliklerden biri olmuştur. Kur’ân-ı Kerîm’de Hz. Âdem’e eşyanın isimlerinin öğretilmesi bilginin insanı yücelten bir değer olduğunu gösterir. “Allah, Âdem’e bütün varlıkların isimlerini öğretti” (Bakara, 2/31) ayeti bilginin insanlık onurunun temeli olduğunu vurgular.
İnsanın fıtratında araştırma, öğrenme ve keşfetme arzusu vardır. Bu eğilim insanı hem yaratıcıyı tanımaya hem de kâinattaki ilahî düzeni okumaya yöneltir. İnsanlığın bu bilgi yolculuğu asırlar boyunca birikerek bugün modern bilimin ulaştığı noktayı hazırlamıştır. Modern bilimin yüzyıllar sonra ortaya koyduğu pek çok hakikat Kur’an’ın işaretleriyle örtüşmektedir.
Evrenin genişlemesi “Göğü kudretimizle biz kurduk ve şüphesiz biz genişletmekteyiz” (Zâriyât 51/47) Embriyonun aşamalı gelişimi konusunda “…Ardından nutfeyi (döllenmiş yumurta) alakaya (rahimde asılıp beslenen embriyo) çeviriyor, alakayı şekilsiz et (görünümünde) yapıyor.” (Müminûn 23/14) Dağların denge unsuru oluşu hakkında “Biz, yeryüzünü bir döşek, dağları da (yeri dengede tutan) kazıklar yapmadık mı?” (Nebe 78/7) Denizlerin birbirine karışmayan yapısı ile ilgili “O, birbirine kavuşmak üzere iki denizi salıverdi.” (Rahmân 55/19-20)
Örneklerden yalnızca birkaçıdır. Bu ayetler Kur’an’ın evrene dair dikkat çektiği inceliklerin modern bilim tarafından asırlar sonra teyit edildiğini göstermektedir.
İslam tarihi boyunca ilim sadece bir merak konusu değil aynı zamanda ibadet bilinciyle kuşatılmış bir değer olarak görülmüştür. Nitekim Kur’an’ın ilk emri “Oku!” (Alak 96/1) hitabıdır. Bu emir, Mescid-i Nebevî’de Suffe ehli ile başlayan ilim geleneğinin asırlara yayılan büyük bir medeniyete dönüşmesinin temelini oluşturmuştur.
İslam medeniyeti yüzyıllar boyunca bilimin merkezinde yer almıştır. Medreseler, kütüphaneler ve ilim meclisleri… Matematikten tıbba, astronomiden coğrafyaya kadar geniş bir yelpazede sayısız âlim yetiştirmiştir. Bugün modern bilimin temel taşları olarak kabul edilen pek çok kavram ve yöntem İslam âlimlerinin çalışmalarına dayanmaktadır.
Optiğin kurucusu kabul edilen İbn Heysem ışığın kırılması, yansıması ve camera obscura prensibi üzerine yaptığı çalışmalarla modern fizik laboratuvarlarının metodolojisini şekillendirmiştir. El-Cezerî mekanik otomasyon, kam milleri, şifreli kilitler ve hidrolik sistemler üzerinde geliştirdiği düzeneklerle mühendisliğin temel ilkelerini ortaya koymuştur. Harezmi ise cebirin kurucusu olarak matematikte devrim yapmış, “algoritma” kavramı onun adından doğmuştur. Bu çalışmalar bugünün bilim dünyasının üzerinde yükseldiği temelleri oluşturur.
Müslüman âlimlerin ilme yönelişinin ardında yatan motivasyon sadece entelektüel merak değil aynı zamanda derin bir sorumluluk bilincidir. Peygamber Efendimiz’in (s.a.s) “İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olandır” hadis-i şerifi ilmin amacını belirleyen bir pusula niteliği taşır. Bu anlayış ilmi Allah’ın rızasına ulaşmanın ve insanlığa fayda sağlamanın en güçlü yolu hâline getirmiştir. Böylece ilim hem ibadet hem de hizmet bilinciyle yoğrulmuştur.
Bugün de ilme dair bu köklü perspektife ihtiyaç vardır. Bilgi, ancak ahlâkî bir temelde anlam kazanır. Toplumların inşasında ilmin rolü büyüktür fakat ilim ancak insanlığa fayda ürettiğinde yücelir. Bu nedenle geleceğin nesillerini yetiştirirken sadece bilgi değil değer, ahlak ve hikmet odaklı bir eğitim anlayışına ihtiyaç duyulmaktadır.
İlim yalnızca geçmişte inşa edilen bir medeniyetin hatırası değildir. Bugün de insanın hem kendini hem de Rabbini tanımasının en güçlü yoludur. Teknolojinin hızla geliştiği bir çağda yaşıyoruz fakat bilgiye erişimin kolay olması, hikmete ulaşmayı garanti etmemektedir. Bu nedenle Müslüman bireyin vazifesi bilgiyi sadece tüketmek değil; onu anlamlandırmak, insanlığın hayrına hizmet edecek bir değere dönüştürmektir. İlim kalbi aydınlatan bir nur toplumu dirilten bir nefes adaleti, merhameti ve doğruluğu besleyen bir kaynaktır. Bu yüzden ilimle meşgul olmak sadece bir meslek değil aynı zamanda insanın kendisine ve topluma karşı sorumluluğudur.
Hz. Peygamber’in şu uyarısı ilmin dört kapısından birine dâhil olmayı teşvik eder: “Ya âlim ol, ya talebe ol, ya dinleyen ol ya da ilmi sevenlerden ol. Bunların dışında kalma aksi hâlde helak olursun.”
Bu ilke İslam’ın ilme yüklediği değerin özetidir.