İlk dondurulan adamın hikâyesi, bilimkurgu filmlerini aratmayan bir olayla başlar: James Bedford. Kendisi 1967 yılında tüm bedeni dondurularak gelecekte yeniden canlandırılmayı umut eden ilk kişi oldu. Bu yöntemin bilimsel adı ise kriyojenik dondurma.
Peki, kimdi bu James Bedford?
James Bedford, 73 yaşında emekli bir psikoloji profesörüydü. Uzun yıllardır böbrek kanseriyle mücadele ediyordu ve doktorlar ona fazla ömrünün kalmadığını söylemişlerdi. Bu durumla yüzleşirken kriyojenik yöntemiyle ilgilenmeye başladı. O yıllarda kriyojenik dondurma, bilimsel olarak kanıtlanmış bir yöntem değildi. Ancak Bedford, bu deneysel yönteme inanarak hayata geri dönme şansını yakalamak istedi.
1967 yılında James Bedford’un ölümü üzerine kriyojenik dondurma işlemi başladı. Bu işlem, Alcor Life Extension Foundation’ın öncülü olan Cryonics Society of California tarafından yapıldı. Bu işlem için Bedford’un vücudu önce buz banyosunda soğutuldu. Ardından kanı özel bir koruyucu sıvı ile değiştirildi ve son olarak da sıvı nitrojenle -196°C’ye kadar donduruldu. Bu şekilde gelecekte yeniden canlandırılabileceği düşüncesiyle saklandı.
James Bedford’un bedeni, günümüzde hâlâ Alcor Life Extension Foundation’ın Arizona’daki tesisinde sıvı nitrojen tanklarında korunmaya devam ediyor. Dondurulduğu günden bu yana yaklaşık 58 yıl geçti.
Kriyojenik dondurma yöntemi o zamandan beri gelişse de insanları yeniden canlandırma henüz mümkün değil. Bilim insanları, bu alanda araştırmalar yapmaya devam etse de hücrelerin ve dokuların dondurma ve çözülme sırasında maruz kaldığı hasar hâlâ çözülemeyen büyük bir sorun. Dolayısıyla, James Bedford’un gelecekte canlandırılıp canlandırılamayacağı belirsizliğini koruyor.
Bugün o bedene baktığımızda akla sadece “Teknoloji onu canlandırabilir mi?” sorusu gelmiyor. Asıl soru çok daha derin: Yeniden uyanırsa 1967’deki o ruh ve zihin de yanında mı gelecek?
Bu soru bilimin henüz cevaplayamadığı, yüzyıllardır süren bir tartışmayı yeniden alevlendiriyor. Ölümden sonra ruhun bedenden ayrıldığı ve belki de başka bir dünyaya gittiği inancı birçok kültürde mevcut. Bu inanca göre, bir insan öldüğünde ruhu bedeni terk eder. Eğer bu doğruysa dondurulmuş bir bedenin canlandırılması ne anlama gelir? Bu beden, ruhunu kaybetmiş bir “kopyadan” mı ibaret olacaktır? Yoksa o bedene yepyeni bir ruh mu yerleşecektir?
Bilim, bu konuya biraz daha farklı yaklaşıyor. Nörobilim ve felsefe alanında “zihin-beden problemi” olarak bilinen bu tartışma, zihnin yani bilinç ve anıların, beyinle ne kadar ilişkili olduğunu sorguluyor. Beynimizdeki trilyonlarca sinaptik bağlantı, anılarımızı, kişiliğimizi ve kim olduğumuzu belirliyor. Peki dondurma işlemi bu karmaşık yapıyı koruyabilir mi?
Kriyojenik dondurma teknolojisinin amacı, hücrelerdeki suyun donarak genleşmesini ve hücre zarlarına zarar vermesini önlemek. Ancak beynin en hassas yapılarından biri olan sinaptik bağlantıların yani “hatıralarımızı ve kişiliğimizi oluşturan ağın” bu süreçte ne kadar bozulmadan kalacağı büyük bir soru işareti. Eğer bu bağlantılar geri dönülmez bir şekilde zarar görürse yeniden canlandırılan beden sadece bir et yığını mı olacaktır? Anıları ve kişiliği olmayan bir “sıfır noktası” mı?
Burada bir başka ilginç durum daha ortaya çıkıyor. Bazı inanç sistemlerine göre, bir ruh öldükten sonra yeniden başka bir bedende dünyaya gelebilir. Bu durumda James Bedford’un ruhu çoktan yeni bir hayata başlamış olabilir. Eğer öyleyse yeniden canlandırılan bedeni kim yönetecek? Ruhsuz bir kabuk mu olacak, yoksa yeni bir ruh mu ona hayat verecek? Bu senaryoda canlandırılacak kişi artık James Bedford değil, sadece onun fiziksel kopyası olacaktır.
Peki ya bu düşünce varoluşu sadece fiziksel bir olguya indirgiyorsa? Belki de kimliğimiz ve bilincimiz sandığımızdan daha karmaşık bir yapıda…
Bu noktada ruhun parçalı yapısı teorisi devreye giriyor. Belki de ruh, tek bir bütün değil, tıpkı evren gibi sonsuz sayıda parçacığa ayrılmış bir bütündür. Bu parçacıkların her biri farklı zamanlarda ve farklı bedenlerde var olabilir. Bu durumda James Bedford’un ölümünden sonra ruhunun bir parçası başka bir bedende yeni bir yaşama başlamış olabilir. Ancak bu onun canlandırılan bedeninin ruhsuz bir kabuk olacağı anlamına gelmez. Çünkü belki de o beden, ruhunun bir başka parçasını, yani James Bedford’a ait o özü taşımaya devam ediyordur.
Bu durumda canlandırılan kişi, ruhunun farklı bir parçası tarafından yönetilen, ancak temel olarak aynı kaynaktan beslenen bir varlık olacaktır. Bu bir nehrin farklı kollara ayrılmasına benziyor. Her kol farklı bir yöne aksa da suyun kaynağı aynıdır. Bedford’un ruhu da böyle olabilir: bir parçası yeni bir bedende yeni bir hayat sürerken bir parçası da o dondurulmuş bedende zamanın geri gelmesini bekliyordu.
Bu fikri daha da derinleştiren bir başka kavram da zamanın lineer olmamasıdır. Fizikçiler, zamanın akıp giden bir nehir gibi olmadığını, aksine tüm anların aynı anda var olduğu bir uzay-zaman sürekliliği içinde yaşadığımızı öne sürer. Bu teorik yaklaşıma göre, ölüm ve yeniden doğuş, birbirini takip eden olaylar değil, aksine aynı anda var olan farklı deneyimlerdir.
Eğer zaman lineer değilse bir ruhun bir bedenden diğerine “geçmesi” anlamsızlaşır. Çünkü bu durumda, James Bedford’un 1967’de ölümü, ruhunun başka bir bedende doğması ve canlandırılan bedeninde yeniden var olması, hepsi aynı “şimdi” de gerçekleşiyor olabilir. Ruh için dünyada ne kadar zaman geçtiğinin bir önemi yoktur. O, zaten var olan tüm olasılıkları aynı anda deneyimliyordur. Dondurulan beden ise sadece ruhun o “geçmişteki” varoluşuna ait bir “an”ı koruma altına almıştır.
Dolayısıyla, James Bedford’u canlandırdığımızda, onu geçmişten geri getirmiyoruz. Aksine, zamanın o donmuş anındaki varoluşunu, bizim lineer zaman çizgimize entegre ediyoruz. Bu sadece bir bilimsel başarı değil, aynı zamanda varoluşun çoklu ve katmanlı yapısını anlamaya yönelik felsefi bir sıçramadır.
James Bedford’un hikâyesi bu yeni ve sarsıcı sorularla daha da büyüyor. O sadece dondurulmuş bir beden değil, aynı zamanda zamanın, ruhun ve kimliğin doğasına dair sonsuz bir tartışmanın ta kendisidir. Belki de bir gün uyandığında, bize bu derin soruların cevaplarını bildiğimiz tüm zaman kavramlarının ötesinden fısıldayacaktır.
Peki siz ne düşünüyorsunuz? James Bedford yeniden canlandırıldığında kim olacak? O sadece fiziksel bir kopyadan mı ibaret, yoksa ruhunun bir parçasıyla o çok uzak gelecekte bizi mi bekliyor?
Editör-Fatma Karataş