Küçük bir sahil kasabasında artık yaz bitmiş, etraf sessizliğe bürünmüştü. Sokakta yaşayan hayvanlar, yazdan kalma alışkanlık ile restoranların önünde yiyecek arıyorlardı. Bisiklete binen çocuklar, yüksek
Sevgi dolu kalbi huzur dolu olurdu her zaman. Vicdan terazisi hep olayları denk tartıyordu. İşini severek yapan, adalet sahibi, düzgün bir iş adamıydı. Yüzünden
Yeryüzünde bir dağ olsaydım, en büyük dağ, ben olurdum. Eteklerimde türlü renkte çiçekler açardı. Çiçekler mis kokularını etrafa saçarken bir gelinin gelinliği gibi eteklerimin etrafını
Kendi kapattığımız kapıların ardında. Yorgun uyuyakalmışız. Anlamsız değil mi sence, Beklemek açanı? Durum tam da böyle. Tüm bilinen doğrulara savaş açıyorsun. Kaybediyorsun. Kaybedişlerim asil falan
Çarşının Son Kovboyu: Hüzünlü bir hikâyenin son oyunu Çarşının bu tozlu ve eski dekorunda esnafın Hikmet’le olan imtihanı sabahın ilk ışıklarıyla başlardı.
Boyundan büyük keder çekmiş olduğu için küçük kederleri unutan halklara itaf edilmiştir. Dünya üzerinde o sabah kimsenin “keder” kelimesini hatırlamıyor oluşu aslında harika bir komedi
Gecenin zifiri karanlığında, sokağın en ücra köşesinde; sırtında eskimeye yüz tutmuş kahverengi deri ceketi ve kafasındaki yeşil beresiyle aylakça dolanıyordu. Elindeki sigara son demlerini yaşıyor
“Uff! Alanım gün geçtikçe daralmaya başladı. Yine de en güzeli her an her şeyin farklılaşması. Çok heyecanlı! Parmaklarım büyüdüğünden beri her şeye dokunabiliyorum.” Gün
Bir koşuşturmacadır almış başını gidiyor, dörtnala, yılkı atları gibi. Fakat ne geriye dönüş kesin ne de geride kalanları yerinde bulmak. Güneş’le Ay’ın yarışını