Boyundan büyük keder çekmiş olduğu için küçük kederleri unutan halklara itaf edilmiştir.
Dünya üzerinde o sabah kimsenin “keder” kelimesini hatırlamıyor oluşu aslında harika bir komedi malzemesi olabilirdi, eğer bu bahtsız uyanışın tek kurbanı o olmasaydı. Sabah uyandığında içinde devasa bir boşluk, göğüs kafesinde sanki birisi piyano çalmış da kapağını parmaklarının üzerine sertçe kapatmış gibi bir his vardı. Duvara baktı, rutubet lekesine baktı, sehpada soğumuş çay bardağına baktı.
“Kederliyim,” dedi kendi kendine. Ama ağzından çıkan ses, boş odada yankılanınca kulağına anlamsız bir uğultu gibi geldi. Kelime, sözlükten değil, sanki evrenin işletim sisteminden silinmişti. Hemen alt kata, bakkal Cevdet’in yanına indi. Cevdet, her sabah olduğu gibi ekmek kasalarını sanki düşman mevziisine mühimmat taşıyan bir nefer hırsıyla fırlatıyordu. “Cevdet abi,” dedi sesindeki titremeyi bastırmaya çalışarak, “İçimde çok fena bir keder var.” Cevdet elindeki ekmeği havada dondurdu. Kahramanımızın yüzüne, sanki az önce alnından üçüncü bir kolu çıkmış gibi baktı. “Ne var dedin?” “Keder, abi. Hani böyle insanın içi çekilir, dünya başına yıkılır ama enkazın altında öylece oturup çay içmek istersin ya… Öyle bir şey.” Cevdet omuz silkti: “Valla yeğenim, dediğin şeyi anlamadım ama tansiyondur o. Bir tane ayran iç, içine bol tuz at. Eğer o ‘keder’ dediğin şey geçmezse bir de soda çakarsın, midede gaz yapmıştır.” Dışarı çıktı. Durum sandığından daha vahimdi. İnsanlar gülüyor, şakalaşıyor, otobüs kuyruklarında birbirlerine “Hayırlı sabahlar” diyordu ama hepsi sanki toplu hâlde bir mutluluk hapı yutmuş gibi mekanikti. Kimse hüzünlenemiyordu çünkü hüznün ismi yoktu. İsmi olmayan bir şeyi hissetmek, elinde harita olmadan adres aramaya benziyordu. Belediye otobüsüne bindi. Şoför, önündeki araç aniden durunca direksiyona yumruk attı ama yüzünde o bildiğimiz öfke-karışık-acı ifadesi yoktu. Sadece teknik bir arızayla karşılaşmış gibi şaşkındı.
“Kaptan,” dedi arkadan, “Çok kederli bir trafik değil mi?” Şoför dikiz aynasından sert bir bakış fırlattı. “Kardeş, sabah sabah yabancı dil konuşup asabımı bozma. Ne dedin? Keder mi? Yeni çıkan bir enerji içeceği falan mı o?” “Yok abi,” dedi. “Hani insanın ruhu üşür ya…” Yanında oturan teyze araya girdi: “Ruh üşümez evladım, cereyanda kalmışsındır. Al şu hırkayı omzuna at, keder meder kalmaz. Gençler de iyice tuhaflaştı, uydurma uydurma kelimelerle kafamızı şişiriyorlar.” İş yerine vardığında durumu son bir kez test etmeye karar verdi. Şefin odasına girdi. Adamın masasındaki saksı kurumuş, balığı ters dönmüş, bilgisayarı çökmüştü. Normal şartlarda şefin ağlamaktan helak olması gerekirdi ama o sadece ekrana bakıp, “Sanırım bir terslik var ama adını koyamıyorum, çok enteresan bir boşluk hissi.” diyerek boş boş sırıtıyordu.
“Şefim,” dedi. “Balığınız ölmüş. Kederlenmediniz mi?” “Kederlenmek mi?” dedi şef, kelimeyi sanki antik bir Sümer tableti okuyormuş gibi heceleyerek. “Bak evladım, eğer ‘keder’ dediğin şey verimliliği düşüren bir Excel hatasıysa hemen bilişime yaz düzeltsinler. Değilse git masana otur. Anladı ki dünya, en trajik duygusunu kaybetmiş ve bu kaybı bir “mide şişkinliği” ya da “yazılım hatası” sanmaya başlamıştı. İnsanlık, acıyı tanımlayamadığı için gerçek manada acı çekemiyordu; bu da onları dünyanın en neşeli ama en ruhsuz robotlarına dönüştürmüştü. Akşam eve döndüğünde sözlüğü açtı. “K” harfine baktı: Kebap, kedi, kefil, kelebek… Keder yoktu. Sanki hiç var olmamıştı. O an anladı ki bir kelimeyi kaybetmek, bir organı kaybetmekten daha beterdi. Çünkü bacağın koparsa herkes görürdü ama kelimen koparsa herkes senin sadece saçmaladığını düşünür.
1 Comment
Emeğinize sağlık kaleminiz hiç susmasın.