Yaşadıklarımız mı hayata bakışımızı belirler yoksa hayata bakışımız mı yaşadıklarımızı etkiler?
Bunu çözmek çok kolay değil. Mutlu olmayı, hayattan zevk almayı ilke edinen insan; her türlü zorluğa rağmen tebessümle bakar hayata. O, hayata bakışını yaşadıklarıyla belirleyen insanlardandı. Her şey yolundaysa keyifli olurdu. İşinde zevkle çalışıp eve, eli kolu dolu gelirdi. Şakalar yapar basit olaylara bile gülerdi. Karısının yaptığı leziz yemekleri yemekten keyif alırdı. Ailesiyle film seyretmek, en büyük zevkiydi. Karısına ve kızına sevgiyle bağlıydı. Bu bağlılık, olumsuzluk yaşadığında sanki kesintiye uğrardı. Yüzü gülmez her şeyi ters anlardı böyle zamanlarda. Hayata küserdi adeta. Huysuz biri olup çıkardı. Sorun çözülünce yine eski neşesine kavuşurdu. Yine her şeye güler şakalarına devam ederdi.
Kızı gittiğinden beri eski neşesinden ve zevklerinden eser kalmamıştı. Yüzü nadiren gülerdi. Sosyal hayatını son derece sınırlandırmıştı, arkadaşlarıyla buluşmamak için çareler arardı. Film seyretmek bile ona tat vermez olmuştu. Yemeğini zevkle yemekten ise hiç vazgeçmedi. Tek zevki bu, denilebilirdi.
Karısını kaybettikten sonra daha da geçimsiz biri oldu. Çevresindekileri olur olmaz sebeplerle kırıp insanları iyice uzaklaştırmıştı kendinden. Yapayalnız hayatında köpeği Hoyrat’tan başka kimse yoktu. Yemeğini dışarıda yer, evde televizyon seyredip uyurdu. Hayvanın ihtiyaçları için dışarı çıkmak zorunda kalmaya bile hayıflanıyordu. Bu tekdüze hayat her geçen gün biraz daha canını sıkıyordu.
Yalnızlığını unutmak için son zamanlarda tren garına gitmeyi adet edinmişti. Evde sıkıntıdan patlamak istemiyordu. Orasıysa sıkılacağı bir yer değil tam tersine sirkülasyonun çok olduğu, daima ayrılmaların ve kavuşmaların yaşandığı bir yerdi. O da bu sahneleri bazen tebessümle bazen hayal kırıklığı ile seyrederdi. Son zamanlarda hayal kırıklıkları çoğalmıştı.
Kızı her bakımdan ona benziyordu. Onun gibi aklına koyduğunu yapan inatçı biriydi. Evlenme kararını ailesine büyük bir coşkuyla açıklamış fakat babası buna şiddetle karşı çıkmıştı. O kararından vazgeçmeyerek evlenmişti sevdiği adamla. O günden beri dargındı kızına. Aramalarına cevap vermemiş, geldiklerinde evde durmamıştı. Karısının barışma ısrarı da onu yumuşatamamıştı. Yüzü gülmezdi hiç, hayatla kavgalıydı sanki.
Torun haberini, damadı müjdeledi. Sevmediği adam. Kapıda onu gördüğünde suratını daha da astı. Oralı olmadı damat. Saygılı bir ifadeyle: “Dede oldunuz baba! Kızınız minik oğlumuzu sizinle tanıştırmak için sabırsızlanıyor. Dargınlıkları sonlandırmanın zamanı geldi bence.” Sevinmedi onun yanında, ilgisiz göründü bu habere. Uzun uzun düşündü. Kabul ettiğini bildirirken bile mesafeliydi kızının kocasına. O gittikten sonra kalbinde bir ılıklık hissetti. Mutluydu galiba. Yeni bir hayat, köklenme duygusu, çoğalmanın zevki ve kızının son bulacak hasreti… Yüreğinde balonlar uçuyormuş gibi hissetti. Ne zamandır yalnız ve tatsız olan hayatı yeniden renklenecekti. “Bir oğul ha!” dedi kendi kendine. “Bir oğul, benim torunum. Benim.” derken yüzü aydınlandı.
Ertesi gün gara giderken bembeyaz saçlarını taradı, kendisine çok yakışan beyaz gömleğini giydi. Ayakkabılarının bağcığını fiyonk yaparken koca göbeğinden dolayı biraz zorlandı. İşini bitirince iki ayağını da sertçe yere vurdu hazırım dercesine. “Boyasaymışım, iyi olacakmış şu meretleri.” diye söylenerek kıyafetinin uyumuna baktı aynada. Uyumluydu işte, kim bakacaktı pabucunun boyasına. Papyonunu takarken bacaklarına sürtünen köpeğine ters ters baktı. Köpek hiç oralı olmadı, sürtünmeye devam etti. Acıkmıştı anlaşılan. Amma da yanlış zamanları buluyordu bu köpek. Şimdi, yemeğin sırası mı? Yine de mama tasına biraz yem koyup onun iştahla yemesini seyretti.
Tren saatinden çok önce evden çıktı.
Dışarı çıktıklarında havanın aydınlığı, gözlerini kamaştırdı. Torununun gelmesine epey zaman vardı. Yine de erkenden garda olmak istiyordu. Bastonundan destek almasına rağmen dimdik yürüyordu. Yanında köpeği, kalbinde ise rengârenk balonları vardı.