Yazar: Perihan Koçyiğit
Şiran ile Sarı Kızın Hikâyesi
Yusuf takvim yapraklarının 20 Haziran 1973 sabahını gösterdiği o demlerde tezkeresinin kokusu hâlâ cebinde memleketine giden yorgunluğun içine doğru yola çıkmıştı. Omuzundaki hamanca, bir yükten çok geride bıraktığı yılların bir gölgesiydi. Elindeki su matarası ise henüz yudumlamadığı hayatın susuzluğunu temsil ediyordu. Yirmi dört saat süren tren vagonunun tıkırtısı ve rayların uğultusu zihnindeki eski bir şarkı gibiydi. Ancak ayakları onu bilinçli bir kararla değil, içgüdüsel bir çekimle hem kirvesi hem de babasının kan kardeşi olan Demirci Ali’nin köyüne doğru yönlendiriyordu.
Varacağı yer Şiran Köyü idi.
Köy dağın çetin eteklerine sanki bir avuç serpiştirilmiş kutu misali evlerle kurulmuştu. Ortadan yarıp geçen derin vadi ve şelalesi buranın mühürlü imzasıydı. Her yamaçtan süzülen sular vadiye inerken toprağın damarlarına hayat pompalıyor, coğrafyanın çetinliğine inat bir bereket sunuyordu. Buranın havası her zaman meçhuldü. Kışın karı, yazın serinliği birbirine karışır, zamanın ritmi belirsizleşirdi. Vadiye yayılmış koyun ve kuzular, toprağın cömertliğinde hiç aç kalmazlardı. Halkın geçimi demircilikle demir dövmek, hayvancılıkla hayatı yoğurmaktı.
Ancak bu güzel vadiye tarihin kuytusunda fısıltıyla anlatılan hüzünlü bir aşk destanı eşlik ediyordu: Sarıkız ve Şiran’ın Yazgısı.
Sarıkız doğumu annesinin kaybına mal olmuş, güzelliğiyle dağları dile düşürmüştü. Bir gün dağın eteklerinde kazlarını güderken karşısına çıkan atlı bir delikanlıya yani Şiran’a, gönlünü kaptırmıştı. Delikanlı kötülüğüyle nam salmış Gavur Ali’nin oğlu olunca kaz çobanı Nacar Süleyman’ın kızı olan Sarıkız’ın ailesi bu aşka bir duvar örmüştü. Genç âşıklar ise yasağa inat, her gün şelalenin tepesinde buluşur, vadiyi seyrederek kaderlerine meydan okurlardı. Bu buluşmalar Gavur Ali’nin kulağına çalınınca adamlarıyla birlikte âşıkların peşine düştü. Gençler, ölüme sığınarak kurtulmayı seçtiler: “Bizi ancak ölüm ayırır!” diye haykırıp kendilerini binlerce metre aşağıdaki gölete bıraktılar ve suların derinliğinde kayboldular. O günden sonra şelalenin suyu kıpkırmızı, kan renginde akmaya başladı. Onların kanı, suyla birleşmişti. Rivayet olunur ki yürekleri o kadar temizdi ki her bahar geldiğinde şelale donarak akar, dağın eteklerinde kaz güden bir kız ile delikanlının silueti belirirdi. Bunu herkes göremezdi; yalnızca aşka inanan saf yürekler…
Yusuf o sabah dağın zirvesindeki ormanlık alanda bir kayanın üzerinde oturuyordu. Belki de dillere destan olacak bir aşk hikâyesinin,bu sefer Yusuf ile Zeynep için yazılacağından habersizdi. O güne dek Şiran ile Sarıkız’ın destanını da duymamıştı.
Güneş, dağın ardındaki sisli perdeyi henüz yırtmamış, ama hava, sanki bin yıllık bir aydınlığa susamış gibiydi. Bir yanı üşürken, diğer yanı o bilinmez ışığa doğru çekiliyordu. Sarp bir yamacın üzerindeki kayada, vadiye yayılan yaban keçilerini izledi. Toprak, geçen geceki çiği yuttukça, otların keskin, yeşil kokusu havaya yayılıyor, sabahın ilk serinliği yüzündeki uyuşukluğu, yorgunluğu alıp götürüyordu.
Tam o anda, burnunun direğini sızlatan bir davet yayıldı: Sıcacık, taze pişmiş, odun dumanına karışmış ekmek kokusu. Bu koku, çevredeki tüm sesleri, kuş cıvıltılarını, rüzgârın fısıltısını susturdu; tüm manzarayı anlamsızlaştırdı. O kadar güçlü, o kadar davetkârdı ki, Yusuf’un ayakları, zihninden önce harekete geçti. Kaybolan bir anıyı, adını unuttuğu bir çocukluğu arayan bir kâşif gibi, kokunun kaynağına doğru yürümeye başladı.
Patika, otların arasından kıvrılarak iniyordu. Ormanın derinliklerinden gelen kuş sesleri, adeta ona yol gösteren bir fısıltı gibiydi. Koku, her adımda daha da belirginleşiyor, onu medeniyetin izlerinden uzak, ormanın kalbine çağırıyordu. Ağaçlar sıklaştı, gökyüzü bir anda yeşil-kahverengi bir kubbeye dönüştü. Ayakları nemli toprağa, çamura battı; kollarına dikenli çalılıklar sürtündü. Durmadı. O koku, durmasına izin vermiyordu; bir mıknatıs gibi çekiyordu.
Nefes nefese, bir tepeciğin yamacına ulaştı. Orada, ağaçların arasına ustaca gizlenmiş, bacasından incecik, beyaz bir dumanın göğe yükseldiği ahşap bir kulübe vardı. İçeriden gelen, ekmek kabuğunun ateşte çatırdayan o tok sesi, Yusuf’un çocukluk günlerinden kalma unutulmuş bir melodi gibiydi.
Kulübenin kapısı tam güneye, günün ilk ışıklarına bakıyordu. Yusuf, paslanmış menteşelerin “gıcır” sesiyle kapıyı araladı. İçeride, loş ışıkta iki kadın, tandır başında çalışıyordu. Yüzleri terden parlıyor, elleri un ve duman kokuyordu.
“Kolay gelsin,” dedi Yusuf. Taze ekmek kokusu, şimdi bir duvar gibi göğsüne çarpmış, nefesini kesmişti. Gülümseyerek, “Affedin, ben bu kokunun peşine düşüp geldim. Yolumu kaybettiğimi sanıyordum, oysa beni o buldu,” diye ekledi.
Kadınlardan yaşlı olanı, tandırdan çıkardığı somunu bir sepete koyarken başını kaldırdı. Gözlerinde derin, yorgun ama bilge bir bakış vardı; sanki tüm köyün hatırasını taşıyordu.
“Demek kokusu seni çağırdı, yiğidim. O halde nasibini alacaksın,” dedi. Elindeki, buharı tüten, altın sarısı bir somun ekmeği Yusuf’a uzattı.
Yusuf, ekmeği avuçlarına aldı. Sıcaklığı, soğuktan uyuşmuş parmaklarını anında ısıttı. Ekmekten bir parça kopardı ve o an, tadından çok kokusu ciğerlerine doldu. Bu koku, içimin bir köşesinde, adını hatırlayamadığım bir çocukluk gibi tütüyordu, yitik bir yuvayı fısıldıyordu.
Yusuf, kulübeden ayrıldıktan sonra yürümeye başladı. Ekmek, adeta elinde tuttuğu bir pusula gibiydi. Yol, onu ormanın içinden akıp giden bir şelaleye götürdü. Manzara garipti: Ormanlık, buz tutmuş bir çevrede su akıyordu, ama suyun rengi normal değildi. Kıpkırmızı, kan renginde bir akıntıydı. Sudan sıcak buharlar yükseliyor, yere düşen damlalar, sanki erimiş lav gibi etrafa yayılıyordu. Yusuf susamıştı, ama bu sudan içemezdi; bu su, bir yasanın suyu gibiydi.
Şelalenin üst kısmında, dağın yamacında bir çoban ve kaz sürüsü gördü. Çobana ulaşmak, suyun sırrını öğrenmek demekti. Tırmanmaya başladı.
Tırmandı, tırmandı… Ancak zirveye ulaşmak yerine, kendini serin suları ayaklarına vuran, geniş bir nehrin kıyısında buldu. Ne kadar yürüdüğünü, ne kadar zaman geçtiğini bilmiyordu. Bu diyarda akşam olmuyor gibiydi; her yer aynı “sabit gündüz” ışığıyla aydınlanmıştı. Sanki zaman, burada bir kararla durmuştu.
Nihayet, güneş batımının kızıl-turuncu ışığının vadiyi boyadığı bir dağın tepesine ulaştı. Orada, beyaz giysili, uzun boylu bir kadın ve bir erkek belirdi. Adam, Yusuf’u görünce gülümsedi. “Sen de kimsin?” diye sordu.
“Ben askerim,” dedi Yusuf, hazır ola geçti, bir asker selamı verdi. Sonra elinde kalan ekmeğin son parçasını kadına ve adama uzattı. Kadın ve adam ekmeği aldı, acele etmeden burnuna yaklaştırdı, derin derin kokladı. Gözleri kapalıyken yüzlerinde beliren ifade, kokunun kayıp bir hatırayı canlandırdığına dairdi. Sonra, ağır ağır yemeye koyuldular. Onlar da Yusuf’a, bir kaz hediye ettiler; sanki geçmişten gelen bir armağandı.
Birlikte yürümeye başladılar. Kısa süre sonra, yüzlerinde anlamlı bir “durgunluk” olan kalabalık bir insan topluluğuna karıştılar. Vadinin sonuna geldiklerinde, kadın ve adam aniden kayboldu. Kalabalık dağılmış, sessizlik çelik bir duvar gibi üzerlerine çökmüştü. Yusuf, kendini yine tek başına buldu.
Geri döndü. Vadinin kuzey kısmında suyun üstü biraz buz tutmuştu; yosunlu taşlardan ayakları kayıyordu. Vadinin bir yanı yaz, bir yanı kış gibiydi. Nehir şimdi U şeklinde kıvrılıyor, bir yanı çağlayarak akan su, diğer yanı ise donmuş, pürüzsüz bir buz kütlesi gibi duruyordu. Vadiden üstten geçmek için bir köprü yoktu. Ayaklarına baktı: çıplaktılar. Botları parçalanmıştı.
Çiğ damlalarını ve buzların üzerinde yürümesine rağmen en ufak bir üşüme hissetmiyordu. İçinden bir ses yükseldi: “Ayaklarım buzun üstünde ise ben nasıl yürüyorum? Kangren olmadı mı?”
Ayaklarını birbirine sürttü. Sıcaklık, damarlarında akan kan gibi canlıydı. Sanki cesareti, donmayı reddetmişti.
Yolunu değiştirdi, nehrin kıyısına, suyun ve buzun birleştiği yere indi. Vadinin ortasında parlayan güneş, suyun rengini mordan, parlak maviye dönüştürüyordu. Eğildi. Yansıyan yüz, ona ait gibiydi ama aynı zamanda tanıdık değildi.
Nehrin akışını takip etti. Her adımda içinde bir yankı büyüyordu: “Nereye gidiyorsun?”
Cevap yoktu. Yalnızca suyun sesi, kuşların ötüşü ve uzaktan gelen rüzgârın uğultusu…
Yolda, elinde buruşuk ama gencecik bakan gözleri olan yaşlı bir adamla karşılaştı.
“Evlat,” dedi adam, bastonuna dayanarak, “Her koku bir hatıraya götürür. Sen hangi hatıranın peşindesin? Şiran ile Sarıkız’ı bilir misin?”
Yusuf cevap veremedi. Dili, boğazına takılı kalmıştı.
Adam gülümsedi ve elini nehre doğru uzattı. “Su, geçmişi taşır ama kimse aynı sudan iki kere içemez,” dedi ve sislerin arasında kayboldu; geride sadece bilgece bir fısıltı kaldı.
Yol, Yusuf’u yüksek, kayalık bir yamaca çıkardı. Karşıda, sislerin arasında, eski bir şato gibi heybetli bir ev belirdi. Duvarları yosun tutmuş, asma bahçeleri giriş kapısına kadar sarkıyordu. Paslanmış kapı, bir davet gibi açıktı.
İçeri girdiğinde, taş duvarların arasında yankılanan ayak tıkırtıları, ritmik bir hava yaratıyordu. Aniden, yukarıdan ince bir ses geldi:
“Baba?”
Yusuf başını kaldırdı. Basamakların üstünde, saçları örgülü, altı-yedi yaşlarında küçük bir kız, ona bakıyordu.
“Baba, sen geri döndün mü?”
Yusuf’un dili tutuldu. “Ben… ben kimim?” diye fısıldayabildi. Kimliği, bu diyarın sisleri içinde çözülüyordu.
Kız sessizce basamaklardan indi, elini tuttu. Elinin sıcaklığı ve kendine olan güveni, Yusuf’un içindeki kaybolmuşluk hissini hafifletti.
“Sana bir şey göstereceğim,” dedi.
Kızın peşinden, şatonun loş, heybetli koridoruna doğru ilerlerken merdivenden aşağı indiler. Orada, duvarın dibinde, kulübedekine benzer bir fırın vardı. Leyla fırının kapağını açtı. İçeride, odun ateşinde kıpkırmızı olmuş, taze ekmekler duruyordu.
“Ama… bu nasıl olur?” dedi Yusuf.
“Bu köyün ekmeği hiç sönmez,” dedi Leyla, gözlerinde hüzünlü bir bilgelikle, “çünkü herkesin bir dönüşü vardır.”
Yusuf, gerçeği söylemek zorundaydı. “Ben baban değilim. Buralı da değilim. Gideceğim.”
Leyla’nın yüzü soldu, gözleri doldu. “Bizi bırakma. Baba ne olur. Dedem de çok üzülüyor, geceleri ağlıyor,” diye mırıldandı. Tam o sırada bir sırt odun ile dağdan bir kadın ağır ağır geliyordu. Yanakları terden kızarmış, al al olmuştu. Saçları omuzuna dökülüyordu. Karşısında yabancıyı görünce dili tutulacak gibi oldu. Kalbi hızlı hızlı atmaya başladı; ayakları sanki onu geri götürmek istiyordu. Elini ayağını nereye koyacağını bilemiyordu; gözlerini bir an yere dikti, başı ile bile kaldırmadan Yusuf’un gözlerine bakmadan yerden alamadı. Bu zamana kadar yüreği böyle hiç hızlı atmamıştı. Bir kıvılcım, en kuytu köşede yanmıştı. Yusuf da onu karşısında görünce şaşkınlık yaşadı, dili tutuldu. Hiçbir şey soramadı.
Çocuk hala “Babam geldi bak sevinmedin mi?” diyerek araya girdi ve Zeynep hemen kendine geldi, duraksadı. Yazmasını eli ile ağzına kapattı, ne olduğunu anlamadan yabancıya kim olduğunu, ne istediğini sordu.
Yusuf, babasının askerlik arkadaşı Demirci Ali’nin evini aradığını söyledi. “Herkes onu tanır,” dedi.
Kadın bir çırpıda gidip gösterecekti. Maalesef ki Leyla peşlerine düştü. Yusuf’a “Ağam, beni de götür,” diye yalvardı.
Yusuf, kızın hüznüne dayanamadı.
“Tamam,” dedi. “Ama nereye gideceğimi bilmiyorum.”
Leyla, yine de bir hazırlık yaptı: küçük bir bohça, birkaç kuru üzüm, bir avuç kayısı çekirdeği. Birlikte, kaybolmuşluğa doğru Demirci Ali’nin evini aramaya yola çıktılar.
Tepenin aşağısında, nehrin kenarında, bir demirci dükkânı vardı. Demirci, körüğü harlıyor, örsün üstünde çekiç sesleri ritmik bir yankı yaratıyordu; sanki eski bir türkünün ritmiydi.
İkiliyi görünce, yaşlı Demirci Ali gülümsedi.
“Yıllar oldu seni bekliyorum. Hani ben senin kirvendim, beni görmeye yıllar sonra mı geleceksin?” dedi doğrudan Yusuf’a. Duvarda, hiç eksilmeyen babası ile kendisinin askerlik fotoğrafını gösterdi. Kumaşı eskimiş ama üzerindeki desenler canlıydı. “Bu, babanla bizim askerlik fotoğrafımız. Üzerindeki desenleri iyi oku; her biri bir yolun hikâyesidir.” Resmin kıyısında minik, nakışlı işaretler vardı: dağlar, nehirler, bir ekmek somunu, bir kuş… Sanki bu desenler, Yusuf’un kayıp haritasıydı.
Demirci Ali o gece Yusuf’u evinde misafir etti. Babasıyla nasıl tanıştığını şöyle anlattı: “Bir gün kalede nöbet bekliyordum. Düşmanlar saldırmış, bölüğü çembere almıştı. Baban nereden fark ettiyse komutanına haber verip bizi bu tuzaktan kurtardı. O çatışmada dört yerimden yaralandım. Baban bana kanını verdi, biz kan kardeşi Can kardeşi olduk. Ömür boyu da dost kaldık.” Bir sürü askerlik anılarını anlattı.
Leyla bir türlü yakasını bırakmadı. Zeynep, en sonunda kızı bırakıp evine gitti. Akşamleyin babası Halis Ağa ile tekrar geldiler. Zeynep mutfakta Şerife Ana ile yemekleri hazırlarken koyu sohbetler, sofralar, çaylar ikram edildi. Küçük Leyla da Yusuf’la sohbet edip baba özlemini dillendiriyordu. Babası askere gitmiş, hiç dönmemişti. Şehit olduğu için çocuğa bir türlü öldüğünü söyleyememişlerdi. Bu yüzden de çocuk babasını hâlâ gelecek zannediyordu.
Demirci Ali devam etti: “İnsan unutsa da yollar hatırlar. Zaman hiçbir şey unutturmuyor insana,” dedi. “Şimdi git; dağın ötesine dönme vakti geldi.”
Sabah erkenden dışarıdan atlıların sesleri duyuldu. Yusuf’un içi ürperdi. Bir çocuk kaçırılmıştı. Leyla ile bir ilgisi olabilir miydi?
Atı ile yoldan geri döndü. Leyla’nın evine; taş yokuşlara, asma köprüye… Bu kez üst kata çıktı, dar bir merdivenden inerek konserve dolu bir depoya ulaştı. Pencereden dışarı baktı: Dere, çevresindeki ormanlık alan… Sanki evde kimse yok gibiydi.
Işık, doğrudan gözüne vurdu. O yöne doğru yürüdü. Kocaman bir meydan vardı. Birçok demirci, körüklerin başında kızıl demir dövüyordu. Bir köşede, genç, siyah saçlı bir adam körüğe üflüyor, kıvılcımlar göğe yükseliyordu; sanki ateşi yutan bir ejderhaydı.
Demircilerden biri Yusuf’u fark etti: “Hey! Sen kimsin! Dur bakalım!” diye bağırdı. Yusuf donakaldı.
Adamın öfkesi bir anda şaşkınlığa dönüştü. Elindeki çekici bıraktı, yavaşça yaklaştı.
“Sen kimsin?” dedi.
“Ben bir askerim,” dedi Yusuf. “Demirci Halis emmiyi arıyorum. Torunu Leyla’yı görecektim.”
Adam sustu, arkasını dönüp gitti.
Sahiden Yusuf Leyla’yı görmeye gelmişti, vedalaşmak için. Yoksa Halası Zeynep’in üzüm tanesi gözlerine mi takılmıştı?
Sabaha kadar yatağının içinde o güzel gözleri hayal etmişti. Ayın şavkı pencereye düştüğünde sanki Zeynep’in gözleri parlıyor, o an ve nihayet yine onun karşısındaydı şu an. Umutsuzca ama bir kıvılcım düşmüştü yüreğine. Demircilerin kızıl ateşte dövdüğü demir gibi cayır cayır yanıyordu göğsün içerisine düşen ateş.
Leyla merdivenlerden aşağı koşarak geldi, hemen Yusuf’un bacaklarına sarıldı. “Seni bir daha göremezsem diye çok korktum. Yoksa beni bırakıp yine mi gideceksin?” diye mırıldandı, ağlamaya başladı. Halası Zeynep, Yusuf’un içine, gözlerine bakarak sanki gitme der gibiydi, umutsuzca.
Demirci Halis Ağa, bir sevinçle, bir kahkaha ile genç adama doğru koşarak yaklaştı. Halini hatırını sordu, bu gece iyi rahat edip uyumadığını sordu. Yusuf da çok iyi rahat ettiğini ve bugün onlarla vedalaşmaya geldiğini, köyüne dönmesi gerektiğini, annesinin babasının şimdi yol gözlediğini söyledi.
Halis Ağa şöyle bir durdu, bir an irkildi. Bir kendi cepkenine baktı. Bir de Yusuf’un boğazındakine. Tıpkı babasının ona verdiği cepkenin aynısıydı.
Yusuf elini uzattı. “Dokunabilir miyim?”
Adam irkildi, elini itti. Sonra durdu, derin bir iç çekti ve cepkenine sarıldı. “Ben çocukken atlılar ailemizin peşine düşmüştü,” sesi kısıktı. “Sonra da beni ellerinden alıp kaçırdılar. Babamdan, dedemden geriye sadece bu cepken kaldı. Üzerinde bir yazı var. Soyumu, sülalemi aradım ama bulamadım.”
Yusuf’un yüreği sıkıştı. “Dedemin de öyle bir cepkeni vardı, şimdi benim oldu,” dedi.
Adam, yavaşça düğmelerini çözdü. “Oku, ne yazıyor?”
Yusuf, cepkenin iç yakasındaki nakışa baktı:
Yiğidilar Sülalesi — Şahin Oğulları
İki cepkende de aynı yazı… Yusuf, bir an irkildi. Dedesinin bahsettiği, yıllar önce kayıp amcası bu muydu? Peki, torunu Leyla kimin kızıydı?
Kafası iyice karışan Halis Ağa, kardeşinin oğlu olan Yusuf’a sarıldı ve gözyaşlarını tutamadı. “Vallahi seni bırakmam, gitme evladım. Bir kızım var, sen de oğlum ol.” “Ben oğlumu cephede kaybettim ama senin gibi bir evlat buldum. Kızımla evlen,” dedi. Sanki ruhu, duygularına tercüman olmuştu. O da Zeynep’i görüp görmez vurulmuştu. Zeynep ise o gece sabaha kadar hep Yusuf’u hayal etmişti. Belki de bu bir rastlantı değil, kaderdi. Şiran ile Sarıkız’ın hikâyesinden sonra böyle bir hikâyenin sonlanmasına ihtiyacımız vardı.
Bir hafta birlikte kaldılar. Olanı biteni detaylıca konuştular. Yusuf, Halis Ağa’nın babası tarafından kaçırılıp kaybolan amcası olduğunu, Leyla’nın ise amcasının şehit düşen oğlunun kızı olduğunu anladı. Leyla’nın babası, Yusuf’un kuzeniydi.
Bir hafta sonra, Demirci Halis Ağa atını çekti. “Gel,” dedi. “Yolları hatırlamasam da. Hep birlikte beni çocukluğuma, köyüme götür.”
Leyla’yı da yanlarına aldılar. Kız, elinde bohçasıyla onları kapıda bekliyordu. Leyla’yı atın terkisine aldılar. Dağları, vadileri, uçurumları geçtiler.
Leyla, yol boyunca sessizdi. “Baba,” diye fısıldıyor, elleri Yusuf’un ellerine değiyor, sessizce bir güven buluyordu. Yusuf, hâlâ olanlara inanamıyordu. Kızın baba dediğini duydukça içi bir tuhaf oluyordu ama kararlılıkla yolun adım attığı yolda yürüyordu.
Çünkü her adım, onu bir hatıraya, bir sessizliğe ve bir sona doğru götürüyordu.
Günler sonra, güneşin hiç batmadığı köy göründü. Vadinin ötesinde evler birbirine sarılmış gibi sıralanmış, tarlaların ve bağların arasında küçük patikalar uzanıyordu. Yusuf’un içinde bir heyecan ve korku karışımı kıpırdadı. Demirci Halis ise mırıldandı: “Burası sahiden benim doğup büyüdüğüm köyüm müydü, yoksa zihnimin yarattığı bir rüya mı?”
Edit: Orhan Özer