İnsanlık bugün teknolojide zirveye çıkmış olabilir ancak kalplerin derinliklerine baktığımızda aynı yükselişi görmek her zaman mümkün olmuyor. İletişim araçları çoğaldı, fakat insanlar birbirini anlamaktan uzaklaştı. Bilgi arttı, ama hikmet eksildi. Bunun en önemli sebeplerinden biri de insanların birbirlerine karşı geliştirdikleri suizan yani kötü zan hastalığıdır.
Bir insan hakkında yeterli bilgiye sahip olmadan hüküm vermek, niyet okumak, duyduğumuz her sözü doğru kabul etmek ve insanların davranışlarını en kötü ihtimale göre yorumlamak, toplumsal güveni kemiren görünmez bir virüstür. Oysa hem dinimiz hem de psikoloji bize bunun tam tersini öğretir.
Kur’an-ı Kerim’de Rabbimiz, “Zannın çoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır.” buyurur. Bu ilahi uyarı, sadece ahlaki bir tavsiye değil, aynı zamanda sağlıklı bir toplumun temel şartlarından biridir. İnsanların niyetlerini Allah bilir. Bizlere düşen ise aksine kesin bir delil ortaya çıkıncaya kadar hüsnü zan etmek, yani iyi düşünmektir.
Psikoloji de aynı noktaya işaret eder. İnsan zihni, olumsuzu olumluya göre daha hızlı fark etmeye programlıdır. Bu durum hayatta kalmamızı kolaylaştıran doğal bir mekanizmadır. Ancak kontrol edilmediğinde, çevremizdeki insanları sürekli tehdit olarak algılamamıza yol açar. Böylece güven azalır, ilişkiler bozulur, yalnızlık artar ve toplum birbirine yabancılaşır.
Ne acıdır ki bugün birçok insanın kalbinde gerçeklerden çok varsayımlar yaşamaktadır. İnsanlar birbirlerini tanımadan yargılıyor, dinlemeden suçluyor, anlamadan mahkûm ediyor. Oysa nice dostluklar bir yanlış anlamanın kurbanı olmuş, nice aileler birkaç kötü zannın altında ezilmiş, nice toplumlar dedikodu ve önyargı yüzünden parçalanmıştır.
Dünyanın düzelmesi için önce insanların iç dünyalarının düzelmesi gerekir. Kalpler temizlenmeden sokaklar temizlenemez. Vicdanlar onarılmadan toplumlar onarılamaz. İnsan kendisini sorgulamadan başkalarını düzeltmeye kalktığında ortaya adalet değil, baskı çıkar.
İşte tam bu noktada ümit devreye girer.
Ümit sadece geleceğe dair bir beklenti değildir, insanın Allah’ın rahmetine, insanın değişebilme gücüne ve iyiliğin varlığına olan inancıdır. Ümidini kaybeden insan, herkesten şüphe etmeye başlar. Her davranışta bir kötülük arar. Her olayın sonunda bir felaket bekler. Oysa ümit, kalbin karanlığa karşı yaktığı kandildir.
Tarih boyunca bütün büyük değişimler, umudunu kaybetmeyen insanların omuzlarında yükselmiştir. Peygamberler en zor şartlarda bile ümidi terk etmemişlerdir. Çünkü bilirlerdi ki karanlık ne kadar yoğun olursa olsun, bir mum bütün o karanlığa meydan okuyabilir.
Bugün insanlığın ihtiyacı olan şey, birbirini suçlayan daha fazla insan değil; birbirini anlamaya çalışan daha fazla insandır. Daha fazla öfke değil, daha fazla merhamettir. Daha fazla suizan değil, daha fazla hüsnü zandır. Ve her şeyden önemlisi, daha fazla umuttur.
Belki dünyayı tek başımıza değiştiremeyiz. Ama kendi kalbimizi değiştirebiliriz. Bir insan hakkında kötü düşünmek yerine iyi düşünmeyi seçebiliriz. Bir dedikoduyu yaymak yerine susabiliriz. Bir kırgınlığı büyütmek yerine affedebiliriz. Çünkü insanlık, büyük devrimlerle değil, kalplerde başlayan küçük iyileşmelerle düzelir.
Dünyanın geleceğini kurtaracak olan şey teknolojinin gücü değil vicdanın, merhametin ve umudun gücüdür. İnsanların içleri güzelleştikçe dünya da güzelleşecektir.
Velhasıl-ı kelâm, ben ölürüm yazım kalır vesselam.
Okuyanlara selam olsun.