Köyde Sabahı Özledim

Avluda tavuklar çoktan ortalığı ayağa kaldırmış, horoz da kendince sabahı ilan etmeye başlamıştı. Dedem, elinde bakır bir ibrikle çeşmenin başında abdest alıyordu. Beni görünce her zamanki gibi gülümsedi.

“Erken kalkan yol alır, kızım,” derdi hep.

O gün dedemle birlikte çayırlığa gitmeye söz vermiştim. Çiğ taneleri hâlâ otların üzerinde parlıyor, her adımda pantolon paçalarımı ıslatıyordu. Dedem, elindeki orakla en taze yoncaları biçerken ben de ağaçların arasından kendime minik bir keşif rotası çizmiştim. Kuş seslerinin arasında kaybolmuş gibi hisseder, her yeni renk, her yeni çiçek sanki bana bir masalın kapısını aralardı.

Derken köyün yaşlı köpeği Karabaş, kuyruğunu sallayarak yanımıza geldi. Dedem, “Bu köyün sabahı onsuz eksik kalır,” derdi her zaman. Bir süre üçümüz birlikte yürüdük. Sonra dedem bir ağacın gölgesinde durdu.

“Bak,” dedi, “Her gün gelip geçtiğimiz bu yol bile insanın içine başka türlü işler sabah vakti.”

Ben o anın büyüsünü hiç unutmadım. Sanki dünyanın en sıradan yolu, sabah güneşinin altında bambaşka bir renge bürünmüş, bize bir sır fısıldıyordu.

Eve döndüğümüzde babaannem tandırda bazlamayı yeni pişirmişti. Sıcacık ekmeğin arasına tereyağı sürdüğünde yayılan koku, köy sabahlarının en güzel müjdesiydi. Çaydanlığın fokurtusuyla birlikte ev sanki uyanıyor, köyde yeni bir gün başlıyordu.

O sabahın hatırası, yıllar geçse de içimde en saf, en duru haliyle durur. Çünkü bazı anılar büyümeye, unutulmaya izin vermez; insanın kalbinde hep aynı sıcaklığı korur.

Related posts

Dijital Gözetim: Veri Çağında Mahremiyetin Yeni Sınırları

Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası: Taşın Dile Geldiği Miras

Dijital Edebiyatın Süreci