Merovenjler, Tapınakçılar ve Mervaniler

Hazırlayan/Yazan: Simyacı

 
  • Merovanj Hanedanı
  • Merovenjlerden Tapınakçılığa Giden Yol
  • Hanedan, Kutsal Kan ve Tapınakçılar
  • Halifelik ve Mervanlar
  • Haçlı Seferleri – Bir Mervani ve bir Merovenj’in Kavuşma Hikayesi
  • Sonuç
  • Kaynakça
Merovanj Hanedanı Burada Hanedanlığın 5. Yüzyıldan dan 8. yüzyıla kadar bu günkü Fransa ve Almanya topraklarının büyük yakınında hüküm sürdüğünü söylemenin yeterli olacağını ve hanedanlığın bilinen siyasi tarihinin uzun uzadıya anlatmanın gereksiz bir uğraşı olacağını belirtiyoruz. Diğer bir deyişle bizim için hanedanlığın Batının kültür ve daha derinlemesine bakışla ezoterik tarihiyle olan ilişkisinden bahsetmenin daha daha anlamlı olacağını söylemek istiyoruz. Ailenin batı siyasi tarihindeki yerinin bir çok kaynakta uzun uzadıya anlatılageldiğini de eklemek isterim. Merovenj kralları Rahip-Kral olarak hükmeder hatta kral tanrının yeryüzündeki cisimleşmiş hali olarak kabul edilirdi. Aynı Mısırdaki krallar gibi. Krallar kendilerini diğer insanlardan ayıran kan ve iki omuzu arasında kızıl bir haça benzeyen doğum lekesine sahiptiler. Bu doğum lekesinin Tapınakçıların sembollerinden birisine benzediği söylenceler arasındadır. Mervonjlere uzun saçlı krallar da denilirdi. Eski Ahitteki Samson gibi saçlarını kestirmekte isteksizdiler. Çünkü Samson gibi olarda güçlerini saçlarından aldıklarını saçların onlara güçlerinin özünü ve sırrını veren erdemlilik verdiğine inanırlardı. Ayrıca kafalarının orta yerinde bir kutsal bir yarık olduğu bilinenlerdendir. Kimi efsanelerde hanedanlığın Magdalalı Meryem‘in soyundan geldiğine inanılır. İnanışa göre Magdalalı Meryem’in İsa’nın çocuğuyla Kudüs‘ten kaçıp Fransa’ya gittiği ve Fransa’da Merovingian Hanedanı’nı kurdukları sanılmaktadır. 5. yüzyılda bu soy Frank kraliyet soyuyla birleşerek yeniden ortaya çıkmıştır. MS 496 yılında kilisenin bu hanedanlıkla bir anlaşma yaptğı ve sonsuza kadar Merovenj soyuna sadık kalacağını belirttiği bilinmektedir; bu muhtemelen soyun gerçek kimliği bilindiği için olmuştur. Efsaneye göre, sülalenin kurucusu Merovee imiş ve bu kişi tabiatüstü güçlere sahip biriymiş. İki babası varmış. Annesi Kral Clodio’dan hamile kalmış. Ama bir gün okyanusa yüzmeye gittiğinde bir deniz canavarın saldırısına uğramış ve bir de ondan hamile kalmış. Zaten Merovee de deniz veya anne anlamına gelir. Böylece Merovee doğduğunda damarlarında iki ayrı kan dolaşıyormuş. Burada anlatılmak istenen, belki de deniz aşırı birinin kanının Merovee’ye karıştığı olsa gerek. Bu soyu düşmüş melekler olan nefilimlere (uzaylılara) bağlayanlarda vardır Merovenj sülâlesi hep sihir, büyü gibi olağanüstü şeylerle birlikte anılırmış. Kralları hep gizli ilimlere vakıf kişilermiş. Bir dokunmayla hastaları iyi ederler, telepati ve geleceği görme gibi yetenekler taşırlarmış. Sembolleri genellikle altından yapılan bir arı imiş. Hatta kralın mezarı 1600lerde bulunmuş ve mezardan çıkan nesneler arasında 300 adet altın arı bulunmuş daha sonra bu arılar Napolyon tarafından dahi kıyafetlerinde kullanıldığı yazılıdır. Ayrıca aile kendi köklerini Nuh soyunda dayandırdığı da efsaneler arasındadır. Merovenjlerden Tapınakçılığa Giden Yol 2. Dagobert, Merovenj hanedanından gelme Frank krallarının sonuncusu sayılabilir. Gerçi ondan sonra bir de 3. Childeric vardır. Ama onun ne denli “kral” olup olmadığı tartışılır. Çünkü yaşamının çoğunu tutsaklıkta geçirmiştir. Hemen ardında Frank Krallığının egemen hanedanı değişmiş, Karolenj hanedanı dönemi başlamıştır. (Yandaki resim merovenj hanedanlığına ait bir sekkeye aittir/tapınak şövalyelerinin resmi mührüyle aynıdır) Dagobert’in ailesi katledilmeye başlandıktan sonra kurtulanlar 682’de Languedoc’a gelip yerleşmiş ve izlerini kaybettirebilmek için “Plantard” adını almışlardı. Bu aileden olan 3. Childeric’in ölümünden itibaren bu hanedan hakkında haber alınamadı. Buna sebep olan etkilerinden biri de, Dagobert adının 17. yüzyıla kadar kullanımının yasaklanmasıdır. 742’de Güney Fransa’da bağımsız bir krallık kurduktan ve bu krallığın Charlamenge tarafından yasallığa dönüştürülmesinin ardından Merovenj soyundan gelen komutan Quillem de Gallone başarısı sayesinde Gallone’in kız kardeşi ile Charlamenge’nin oğlu evlendiler. Böylece iktidar Karolenj ile Merovenjler akraba oldular. Avrupa Krallığı ideallerine mevcut iktidar ile hısım olarak varmayı planyalan Merovenjler, böylece krallık üzerinde akrabalık bağını kurarak hak iddia edebilecekti. Diğer taraftan 10. yüzyılda Britanny Dükü İngiltere’ye sığınarak Planton adını aldı. Böylece Plantardlar ile birlikte birde Planton ailesi de Merovenj soyunu sürdürmüş oluyordu.  Bu soydan olan VI. Bera, “mimar” lâkabıyla tanınırdı ki dönemi “farmasonluk’un başlangıcı addedilir. 1099’da Kudüs’ü zapt eden Godfroi, Dagobert soyunun devamı olan Grail ailesindendi. Dedesi Hugues de Plantard idi. Kısacası Godfroi ve Hugues de payen, Avrupa’da yüzyıllardır ele geçiremedikleri idâreyi Avrupa dışında, kutsal topraklarda temin etmek istemişlerdi. 1090 yılında yapılan toplantının amacı buydu. Verilen görev, Merovenj Hânedânı’nın tekrar güç ve iktidâr sahibi olmasıydı. Bu iktidar, Kudüs’te başlayacak, oradan Avrupa’ya atlayacak, Fransa ve Almanya’da ortaya çıkacak, sonra tüm Avrupa’ya yayılarak bütün kıta tek elde birleştirilecekti. Bu amaca ulaşmak için gerekli maddî gücü, Templar Tarikatı’na üye yapılanların mallarını ve mülklerini bağışlamasıyla elde etmişlerdi. Gün geçtikçe çoğalıyor, güçleniyorlardı. Aslında mensuplarının çoğu, bu gizli amaçtan haberdâr değildi. Tıpkı bugünkü masonların, mason babalarının esas amaçlarını bilmediği gibi!… Ama hepsi de “Templar Şövalyesi” olmanın avantajı, prestiji ile gözleri kamaşmış halde verilen emirleri sorgusuz-sualsiz yerine getiriyorlardı. 11. yüzyıl sonunda Papa Urban’ın “Müslümanların ellerindeki kutsal toprakların kurtarılması” çağrısı üzerine harekete geçen soylulardan biri de Godfrey de Bouillon’du. Kendisi, Merovenjlerin ata toprakları olan Aşağı Lorraine bölgesinin hakimiydi ve anne tarafından Merovenj soyundan geldiği iddia edilmektedir. Aslında Karolenj soyu da Merovenj hanımları almıştı ve Godfrey, bu soydan da geliyordu. Annesi İda, oğullarını haçlı seferine katılmaları için finansal olarak desteklemişti. İda, aynı zamanda Benedikten tarikatının ve bu tarikatın bir yan kolu olan Sistersian tarikatının en büyük destekçilerindendi. Kendisi, Meryem Ana’ya adanmış tapınaklar yaptırmıştır. Godfrey, elindeki toprakların bir bölümünü satarak ve bir bölümünü teminat gösterip borçlanarak büyük bir ordu kurdu. Haçlı seferine katılan diğer soylular ve ordularıyla birlikte Anadolu üzerinden kutsal topraklara yürüdü. Kudüs alındıktan sonra Kudüs kralı olarak taç giydi. Bütün dinlerin kutsal saydığı Kudüs’ün kralı olmak, bütün dünya krallığının ilk adımıydı.[6] Godfrey de Bouillon’un soyu, Merovenjlerden gelmeyse bundan ne çıkar? Orta Avrupa’da soyu Merovenjlere dayanan daha birçok aile yok muydu? Elbette vardı. Önemli olan Merovenjlerin soyunun daha gerilere gidildiğinde nereye ulaştığıdır. Önemli olan, bunun bir “sır” olarak nitelenmesi ve içlerinden birine bu sırı verilerek gereğini yapmasının sağlanmasıdır. O “biri”, Godfrey’den başkası da olabilirdi. Bu bağlamda Godfrey’e âdeta bir piyango çıkmıştır. Belki de bir başkası bu masala inanmazdı. Bu bağlamda Godfrey, kişilik yapısı elverişli olduğu için rahatça doldurulmuştur. Onun yerine bir başkası seçilmiş olsaydı, belki de sahnesinde Birinci Haçlı Seferi oynanan bu tiyatronun perde arkasındaki bu entrika gerçekleştirilemezdi. Dolayısıyla Godfrey’in Merovenj hanedanından gelme oluşunun anlaşılması, Kudüs üzerine düzenlenen bir haçlı seferine niçin katıldığını, hele oraya giderken bir daha hiç dönmemeye kararlı oluşunun gerekçesini açıklamaz. Kaldı ki, Merovenjler’in 6. yüzyılda Hıristiyanlığı kabul etmeden önce çok tanrılı, paganist bir inanç sistemini izledikleri bilinir. Üstelik Hıristiyanlığı kabul ettikten sonra da gerçekten “iyi ve doğru bir Hıristiyan” olup olmadıkları sorgulanabilir. Nitekim Katolik Kilisesi’nin 2. Dagobert döneminde bir entrika çevirerek ortadan kaldırışı, ardından Merovenjlerin yerine Karolenjleri getirişi gelişigüzel bir eylem değildir.[15] Nihayet 1099 yılında, Kudüs Krallığı kuruldu ve işgal hareketi Antakya-Urfa yönünde genişledi. Yaklaşık yirmi yıl sonra, başlarında Hugues de Payens olmak üzere, dokuz Fransız şövalyesi Kral Baldwin’in huzuruna çıkarak, sahil şeridinden Kudüs’e kadar uzanan bölgede hacıları korumaya gönüllü olduklarını ilettiler. Kral, bu teklifi memnuniyetle karşıladı. Böylece, Tapınakçıların hızlı yükselişi de başlamış oldu. Tapınakçılar, Haçlıların Kudüs’ü ele geçirmelerinden ve bir Latin Krallığı kurmalarından yaklaşık 20 yıl sonra tarih sahnesine çıktılar. 1118 yılında kurulan ve herkesçe tanınan adı “Tapınakçılar” ya da “Tapınak şövalyeleri” olan bu tarikatın tam ismi, “İsa’nın ve Süleyman Tapınağı’nın Yoksul Şövalyeleri” idi. Kurucuları ise toplam 9 şövalyeden oluşuyordu: Hugues de Payens, Godfrey de St. Omar, Godfrey Rossal, Gundemar, Godfrey Bisol, Payen de Montdidier, Archibald des St. Aman, Andrew de Montbard ve Provins Kontu. Ortaçağ Avrupası’nın en güçlü, en etkili ve hakkında en çok konuşulan örgütlerinden biri olacak bu tarikatın kuruluşu Kudüs’te sessiz sedasız gerçekleşti. Dokuz şövalyenin kendilerine yakıştırdıkları “İsa’nın Yoksul Şövalyeleri” ünvanındaki yoksul sıfatı, paraya doymayan bu askerlerin amaçlarıyla ne denli çelişiyorsa, insanların gözlerini boyamada da o denli inandırıcı bir kılıf oluşturuyordu. Aldatmaca, sadece isimle sınırlı değildi: Dünya hayatını ve maddi zevkleri terk etmiş rahip-asker görüntüsü çizmeyi de ihmal etmemişlerdi. Nitekim, ileriki bölümlerde ayrıntılı olarak göreceğimiz gibi, şövalyeler, kısa bir süre sonra, dine uygun olmayan hatta din düşmanı, maddiyatçı bir tarikata dönüşmekte gecikmeyeceklerdi. Kral Baldwin, şövalyelere çeşitli imtiyazlar tanımakla kalmamış, bir zamanlar Süleyman Tapınağı’nın yer aldığı (Mescid-i Aksa’yı da kapsayan) bölgeyi kendilerine tahsis etmişti. Baldwin’in de kuşkusuz kendine göre planları vardı: Bölgede Müslümanların etkisi arttıkça Krallık riske giriyordu; savaş tecrübesi olan şövalyelerin varlığı, onların belirli noktalarda koruma görevi üstlenmeleri Kralın lehineydi. Ancak, bölgedeki Tapınakçıların sayısı yok denecek kadar azdı. Bu yüzden, Kral Baldwin ve Tapınakçıların ilk büyük üstadı Hugues de Payens, bu sayıyı artıracak planları devreye soktular. Sonuçta, Kilise’nin desteğini kazanmak Tapınakçılara istedikleri imkanı sağladı. Tapınak Şövalyeleri’nin öncelikli görevi, “kutsal kan taşıyıcılarını”(Merovingianları) korumak ve kutsal kanın nesiller boyunca aktarılmasını sağlamak olmuş. Buna karşılık, yer altına çekilmiş olsalar da hem siyasî hem ticarî mânâda birbirlerini koruyup kollayan efendi Merovingianlar da onları beslemiş. 1127 yılında iki Tapınakçı, kraldan aldıkları mektupla birlikte Aziz Bernard’a başvurdular. Aziz Bernard, o dönemde, Kilise içinde en etkili isimlerden biriydi ve yaşadığı dönemde, Hıristiyanlığın en önemli şahsiyeti olarak görülmekteydi. Aziz Bernard bütün Hıristiyan dünyasının önde gelen tarikatlarından olan Sistersiyan tarikatına bağlıdır; ayrıca Katolik Kilisesi içinde bu tarikata mensup olanlar önemli mevkilere sahiptirler. Fransa’dan Kudüs’e giden Tapınakçılar, Sistersiyan tarikatının Fransa’daki temsilcileri tarafından büyük destek gördükleri için Aziz Bernard, bütün kapıları açabilecek insan olarak belirlenmiştir. Baldwin mektubunda Tapınakçıları abartılı bir şekilde övüyor, Kutsal Toprakların bu fakir ama sözde inançlı askerler tarafından korunmasının önemini anlatıyor ve taleplerini belirtiyordu. Buna göre tarikat, Kilise ve daha önemlisi, doğrudan Papa tarafından tanınmalı, yardım ve destek esirgenmemeliydi. Beklenen destek kısa sürede geldi ve Hugues de Payens, Tapınakçı biraderleriyle beraber, Papa Honorius tarafından özel bir ilgi ve ayrıcalıkla kabul edildi. Sistersiyan tarikatı, haçlı seferlerinden çok kısa bir süre önce Fransa’da kurulmuş; ama inanılmaz bir hızla kısa zamanda Avrupa’ya yayılmıştı. Bu tarikat, çok katı, yoksulluk ve çalışmaya dayanan bir hayat tarzı benimsemişti. Bu yüzden her işlerini kendileri yapmak zorunda kalan Sistersian keşişleri, su değirmenleriyle çalışan demirci körükleri gibi aletler tasarlayarak Avrupa’nın teknolojik gelişmesini ilk temellerini atmışlardır. Kudüs, haçlılara geçtikten sonra; kutsal toprakların korunması için kurulacak olan Tapınak Şövalyeleri’nin de yaşam tarzı başlangıçta bu yoksulluk ideolojisine dayanacaktı. Tapınak Şövalyeleri’nin ilk dini önderleri, Sistersian Tarikatı’ndan Aziz Bernard’dı. Aziz Bernard, dualarını tanrıya değil Meryem Ana’ya yapıyor ve onu şefaatçi olarak kabul ettiğini söylüyordu. Meryem Ana kültü 6. yüzyılda Doğu roma’da ortaya çıkmıştı. İmparatoriçe Teodora, Hıristiyanlıktan pek haz etmiyordu. Yaptırdığı kiliseleri de Meryem Ana’ya adadı ve Meryem adına gizli bir “ana tanrıça kültü’nü yarattı. Unutulmamalı ki bu yüzyıl (6. YY. ayaklanan putperestlerin “Ayasofya Kilisesi’ni yaktıkları bir yüzyıldı. Teodora, bir hayat kadını gibi genel evlere gidip fahişelik yapıyordu. Fahişelik, Ortadoğu’da ana tanrıça İştar ve Anadolu’da -tanrı Attis’in karısı olan- Kybele inançlarının kutsal mesleğiydi. Ana tanrıça rahibeleri, tapınaklarda fahişelik yaparak tapınağa para getirirlerdi. Kybele ve İştar kültleri, Eski Roma’da da yaygındı. İştar inancı, eski İsrail zamanında Yahudiler arasında da geniş kabul görmekteydi. Hatta Ester adı, İştar’dan gelir. Yunanistan’da Artemis, Roma’da Diana, yerli ana tanrıça figürleriydi. Ne var ki Meryem Ana kültü, Batı Avrupa’da, Doğu Roma’da gördüğünden daha yüksek kabul gördü. “Meryem” ismi ise, Hz. İsa’nın hem annesinin, hem de karısı olduğu ve Merovenj soyunun dayandığı iddia edilen Mecdeli Meryem’in adıydı. Hanedan, Kutsal Kan ve Tapınakçılar Sion Tapınağı tarikatının hakkını savunduğunu söylediği Merovenj hanedan tarihi aşağı yukarı 1300 yıl öncesine aittir. Bu söylemde dikkate değer husus ise Mason ve Tapınak Şövalyelerinden beri kendilerine, gerçekleştirmesi imkânsız, ama mensuplarını bir ülkü etrafında toplamaya yeterli bir amaç aramışlar ve tarihten yararlanarak Merovenj hanedanını bulmuşlardır. Çünkü Avrupalılar için bu hanedan, bizim için Selçuklular neyse, odur. Önemli bir hanedandır. Merovenjler, bir germen kabilesi olan Sikambriyanlar soyundan geliyordu ki bunlar, daha çok franklar olarak bilinirdi. Franklar 5-7. Asırlar boyunca Fransa’nın ve Almanya’nın büyük kısmını hâkimiyetlerine almışlardı. Yükselme devirleri İngiltere kralı Arthur dönemine denk düşer. Söz konusu tezler doğruysa, Hz. İsa’nın günümüze dek uzanan bir sülalesi vardır. Sion Tarikatı da bu anlamda söz konusu sülalenin üyelerinin koruyuculuğunu üstlenir. Tapınak Şövalyeleri ise, Sion Tarikatı tarafından kurulmuştur ve daha çok askeri düzlemde faaliyet göstermek gibi bir amaç taşımaktadır Bu dönem Hz.İsa’ya ait kutsal kase efsanelerinin de yaygınlaştığı dönemlerine yani karanlık ortaçağ dönemine denk düşer. Oysa ki Merovenjler çağdaşlarına göre o kadar geri değildi. Kilise öğrenmeyi engelliyordu ama; Merovenj ailesi Roma’yla yarışabilecek bir medeniyete sahiptir. Masonlar veya Tapınakçılar ise, kendilerini barbar Germen ve Frank kavimlerinin utancından ve karanlık çağın karasından sıyırmak için; Arkadyalılar’a, Truvalılar’a ve farkında olmadan belki de Türkler’e bağladıkları Merovenj Hanedanı’na kadar götürmek zorunda kalmışlardır. Gerçekten de Merovenjler Arkadyalılar’a bağlı iseler, ortaya enteresan bir durum çıkmaktadır. Truvalılar’la akraba olduğu söylenen Arkadyalılar, ayıya taparlardı. Bu da bir orta Asya kültürünü yansıtmaktadır. 742’de Fransa’nın güneyinde bağımsız bir krallık oluştu, sonra bu krallık Şarlman’ın bir vasallığına dönüştü. Bu krallıkta yaşayan Merovenjlerden Quillem de Gallone, kızkardeşini Şarlman’ın oğluna verdi. Zaten kendisi İmparatorun önemli kumandanlarından biri idi. Böylece devrin hâkim Karolenj Hanedanıyla Merovenj soyu arasında bir akrabalık bağı kurulmuş oldu.  İlerde bu akrabalık bağını öne sürerek krallık üzerinde hak iddia etmeyi umuyorlardı. 10. asırda yine Merovenjlerden Britanny dükü, İngiltere’ye sığındı ve Planton adını aldı. Böylece Plantardlar ile birlikte bir de Planton ailesi de Merovenj soyunu sürdürmüş oluyordu. Bu aileden 4. Bera, “mimar” diye bilinirdi. Masonluğa “mimar” kavramı, bu adam vasıtasıyla girmiştir. Hz. Süleyman’ın mimarı olduğu iddia edilen Hiram’a âit efsanenin Mason literatürüne yamanması ise, 16. Asırdadır. Bera’nın mimarlığı kimseye cazip gelmediği için, Hiram sahneye çıkartılmış olabilir mi bilmiyoruz ama bu değişiklikte artık mason localarına sızmaya başlayan zengin 1,2 Yahudinin etkisi de olmuş olabilir. 1. haçlı seferinde kırıma uğramadan Kudüs’e varabilenlerden birisi (Godfroi’un dedesi) Hugues de Plantard idi. Kendisi domain Dükü’ydü birliklerden birinin komutanı idi. İhtimali muhtemel olan bir sava göre Avrupa’da krallık hayallerini gerçekleştiremeyince, Küdüs’te krallık kurmak, Plantard ailesi için bir amaç haline gelmiş, bu yüzden yollara düşmüşlerdi. Kaynaklara göre ilk  Hıristiyanlar arasında Hz. İsa’nın simgesi, “balık’tır ve doğduğu çağ, astrolojik olarak dünyanın “balık burcu’na girdiği dönemdir. O zamanlar, hânedânın böyle bir iddiası var mıydı bilinmez. Ancak 11. yüzyılda Haçlı Seferleri’ni organize eden soylular, Merovenj soyundan geliyorlardı ve Haçlı Savaşları’ndan sonra Avrupa’da Merovenjlerin Hz. İsa’nın torunları oldukları ile ilgili efsaneler, gezgin ozanlar olan Turbadurlar tarafından yayılmaya başlanmıştır. Bu gezgin çalgıcılara “minstrel” de denirdi ve bu kelime, “rahip” anlamına gelmekteydi. “Balık tanrı” soyundan gelme efsanesi, yakın zamanda bazı araştırmacılar tarafından Hz. İsa soyundan gelme iddiasının sembolizmi olarak da yorumlanmıştır. Her Merovenj kralının bir tür inisyasyondan geçirilmiş olduğu da anlaşılmıştır. Bu, çok sonraki tarihlerde bulunmuş mezarlarında yapılan araştırmalar sırasında ortaya çıkmıştır. Bu hanedandan mezarı bulunmuş olan her kralın kafatasında doğuştan değil, sonradan açılmış bir delik olduğu görülmüştür. Tıpkı Tibet’teki Budist rahiplerin kafalarına açılan delik gibi. Merovenjler ile bağlantılı soy ağaçlarına ilişkin araştırmaların temeli olan birçok eski bilgiyi içeren kitaplar, onun imparatorluğu döneminde toplatılıp Paris’teki Arsenal Kütüphanesi’ne yerleştirilmişti. Fransız okült araştırmacısı Gerard de Sede, “La race fabuleuse” adlı kitabında (Tapınakçılar tarikatının kurucusu olan) “Priorei de Sion” (Siyon Tapınağı) tarikatının kurucularının kökenlerinin Merovenj krallarına kadar dayandığını iddia etmektedir. Sede’nin sözünü etmediği –Vatikan’ın şüpheli gördüğü- 2. bir grup, Merovenj soyundan gelenleri 1000 yıl boyunca öldürmüşlerdi. En son öldürdükleri, Merovenj kralı 2. Dagobert’ti. (23 Aralık 689’da öldürülmüştür.) Bu ilginç efsane sonunda, Sede, Merovenjler’in ve “Priorei de Sion” tarikatının sırrını çözdüğünü iddia etmişti. Buna göre, İsviçre, Merovenj Hânedânı, eski İsrail kabilelerinden Benjamin ile Sirius’lu dün yadışı varlıkların karışımından doğan insanüstü yaratıklardı. İsviçreli gazeteci Mattieu Paoli’ye göre, İsviçre’deki “Priorei de Sion” propagandası, Alpina Büyük Locası –ki bütün büyük İsviçre bankalarını kontrol ediyordu- tarafından yapılıyordu. İddialara göre, “Pirorei de Sion”, İbranilere ait kutsal bir hazine saklıyordu. Bu, maddi değil, manevi bir hazineydi ve uygun bir zamanda İsrail’e geri verilecekti. Merovenj kralları, zamanla sadece törensel bir kimlik kazandılar ve dünyevi işlerindeki etkinlikleri kral naiplerine geçti. Bu arada Avrupa’da tek otorite olmak isteyen Katolik Kilisesi’nin de karıştığı bir komployla bu soydan gelen krallar, bir dizi siyasi suikasta kurban gittiler. Fransa krallığı da, kral naipleri soyu olan Karolenjlere geçti. İtalya, Fransa ve Almanya’yı fetheden Karolenj imparatoru Büyük Karl (Şarlman) 8. yüzyıldaki taç giyme töreninde papa tarafından kutsal yağla mesh edildi ve ilk Germanik Roma imparatoru ilan olundu Halifelik ve Mervanlar I. Mervan Emevîlerin dördüncü halifesi. Emeviler halifeliğine 684’te II. Muaviye‘nin halifelikten feragat etmesinden sonra geçmiştir. I. Mervan’ın halife olmasıyla Emeviler hanedanın iktidar gücü Ebu Süfyan kolundan “Hakam bin Vail” koluna geçmiştir; Ebu Süfyan ve Hakam bin Vail, Emevîlerin ismini aldığı Ümeyye’nın torunlarıdır. Hakam da Osman bin Affan‘ın birinci derece kuzenidir. Dokuz ay süren halifeliği, önce diğer Emevilere karşı iç savaşla geçmiş ve bunda başarı sağlamıştır. Sonra Hicaz’da isyan etmiş ve kendi halifeliğini ilan etmiş olan Abdullah bin Zübeyr‘i halife kabul etmiş olan güney Suriye ve Mısır’ı eline geçirmiştir. 1. Mervan Hz. Muhammet tarafından Taif’e sürülen daha sonra halife Hz. Osman devrinde akrabalık hasebiyle affedilip Hz. Osman’a naiplik görevi ile görevlendirilmiştir. Bu sırada Mısır ve Irak’ta bulunan bir grup, Halife Osman aleyhine bir komplo hazırlamaktaydılar. 656 yılında MısırBasra ve Kufe’den komplocular kendi kabilelerinden olan bedevîler ile gelip Medine yakınında “Zi-Huşub”da buluştular ve birbirine yakın, fakat her grup diğerinden ayrı üç kamp kurup bu mevkide yerleştiler. Medine’ye girmeden önce şehirlilerle görüştükleri zaman Ali, onların şehre girişlerine karşı çıktı. Osman, bu isyancı gruba Ali’yi göndererek onların Mısır’a dönmelerine karar vermelerini sağladı. Fakat Mısır yolunda bir ulağa rastladılar ve bu ulağın üzerinde Mısır valisine Medine’den Mısır’a geri gelenlerin yakalanıp öldürülmesi için Osman’ın mühürünü taşıyan bir emir buldular. Komplocular geri dönüp bu mektubu arabulucu Ali’ye geri getirdiler. Ali, bu emir mektubunu Osman’a gösterince bunun Osman’a hiç danışmadan yakın akrabası ve sekreteri Mervan tarafından halife adına yazıldığı anlaşıldı. İsyancılar, halife Osman’ın evine giderek ya halifelikten ayrılmasını, ya da kendilerine komplo hazırlayan Mervan’ın kendilerine teslim edilmesini istediler. Halife’nin her iki teklifi de kabul etmemesi üzerine evini kuşattılar. İçeri girdiklerinde Mervan ensesinden bir bıçak darbesine uğradı. Ölmüş taklidi yapıp daha fazla öldürücü darbeler almaktan kurtuldu. Fakat iyileştikten sonra Mervan’ın boynu devamlı olarak eğri kalmıştır. Görüldüğü gibi Mervan ismi bir kez daha spekilasyonlarla anılagelmiştir. Daha sonra emevi hanedanlığında yerini sağlamlaştıran mervanlar halfeliği ele geçirmiş ve uzun süre bu emevi ailesi hanedanlığını sürdürmüştür. Mervanlar Emevi rejimi içerisinde iki kola ayrılır. Bir kısmı iber yarım adasında Endülüsleri vücuda getirirken diğer bir kol da şam ve daha sonra harran eşrafına karışır. Muhtemel ki anadolunun güney doğusunda abbasi kıyımından kaçabilmek için kürt topluluğu içerisinde varlığını sürdürür ve 10. Yy.da sahneye bu kez bir kürt devleti ve hanedanı olarak çıkarlar. Haçlı Seferleri – Bir Mervaninin ve bir Merovenj’in Kavuşma Hikayesi Avrupa’da kutsal topraklara sahip olma fikrini ortaya atan Papa Urbanus 1095 yılında Avrupa’nın tüm bileşenlerine çağrılar yapması üzerine Avrupa’daki soylu, şövalye, kral hatta sefalet içerisinde sürünen tüm halk farklı gerekçelerle bu çağrıya cevap buldu ve görülmemiş bir din savaşlarının fitilini ateşledi. Bu yola çıkan Katolik Avrupa Balkanlar üzerinde İstanbul’a, ordadan da Anadolu üzerinden Kudüs’e yürüdüler. Bu yürüyüş bir ateş topu gibi geçtiği her yerde korkunç bir yıkım bırakıyordu. Bu yol üzerinde haçlıların önemli duraklarından birisi de Antakya olmuştu. Antakya Hristiyanlığın ilk dönemlerinden beri stratejik, dini ve siyasi önem arz ederken Haçlılar bu şehri ele geçirebilmek bir zaruret oluşturuyordu.
1096’da Anadolu’ya gelen Haçlı ordusu, uzun bir kuşatmadan sonra İznik’i aldı. Bundan sonra yollarına devam eden Haçlılar, Eskişehir yakınlarında I. Kılıç Arslan’ın orduları ile karşılaştılar (1097). Ancak, Haçlılar’ın çokluğu karşısında geri çekilmek zorunda kalan I. Kılıç Arslan, bundan sonra yıpratma savaşlarına başladı. Şehir ve kasabaları boşaltarak, su yollarını tahrip ettirdi. Güçlükle ilerleyen Haçlılar nihayet Toroslar’ı aşarak Antakya önlerine geldiler.

Musul Atabeyi Kürboğa, bölgesine gelen haçlılara karşı harekete geçer ve Antakya’yı kuşatan Haçlıları kuşatma girişiminde bulunur. Antakya kalesini korumakla görevli olan Komutan Yağısıyan gerekli tedbirleri almasına rağmen Antakya içinde kendine güvenilen ermeni dönmesi Fîruz‟un ihaneti olur. Fîruz, Yağısıyan‟ın idaresinde önemli bir mevkiye çıkmış olan bir Ermeni dönmesidir. Dış görünüş itibariyle halktan biri görünmesine karşın kısa bir süre önce erzak istifçiliği yaptığı için kendisini para cezasına çarptırmışdığı için Yağısıyan’a öfkelidir. Ayrıca bir eski dindaşları ile de bağını sürdüren birisidir. Bu eski dostları aracılığıyla Bohemund ile Firuz anlaşarak şehrin kapı kulelerinden birine haçlı askerlerini gece yarısı şehre sokmuş ve dış kalenin haçlıların eline geçmesine sebep olmuştur.

Başlangıçta Kürboğa kalenin kuşatılmasına yetişemez ve kaleyi kuşatan Haçlıların etrafını sarar. İlk Haçlı hamlesi kalenin birinci komutanı Yağısıyan’ı panikletir ve kaleden kaçmasına sebep olur. Yerine oğlu Şemsüddevle geçer ama o da Kürboğa’nın emriyle kalenin korunması görevini komutan Ahmet bin Mervan’a bırakmak zorunda kalır. Selçuklularla haçlıların ilk karşılaşmasında zamanlama hatası yapan Kürboğa yenik düşer. Devamında Selçuklular ikinci bir ihanetle karşılaşacaklardır. İÇ KALEDE SIKIŞAN AHMED B. MERVAN HAÇLILARA DİRENEMEYECEĞİNİ DÜŞÜNEREK RAYMOND’LA İLETİŞİME GEÇER. KALEYİ TESLİM EDECEĞİNİ SÖYLER VE DEDİĞİ GİBİ YAPAR. DAHA SONRASINDA AHMET BİN MERVAN BAZI KOMUTANLARIYLA BİRLİKTE HRİSTİYAN OLUR VE HAÇLILARIN SAFINA KATILIR. Sonuç Burada Mervanj hanedanlığıyla Kürt Mervani aşiretinin kesiştiği noktayı tespit etmek tarihsel verilere göre kestirmek çok güçtür ama tahmini olarak Mervanj hanedanlığı kaybettikleri krallığı Haçlı Seferleriyle tekrar tesis etme amaçlarının olduğu söylenebilir. Bu noktada Mervani devletinin sona erdiği yıllar ile haçlı seferlerinin başladığı yıl olan 1096 yılının çakışması iki aile arasında Urfa-Musul-Antakya üçgeninde bir akrabalık ilişkisinin kurulmuş olabileceği ve bu ilişkinin tapınak şövalyeleri vasıtasıyla batıya taşınmış olabileceği baskın bir ihtimal olarak önümüzde durmaktadır. Konu ile ilgili açık kaynağa ulaşılamaması veya konu ile ilgili bir sırrın saklanıyor olma ihtimali açıklamalarımızı şimdilik güçlü bir teori seviyesinde bırakmaktadır. Açık kaynaklara doğrudan ulaşamasak da Mervaniler’in bir İbrani/Yahudi geleneğini gizlice sürdüren bir yapısı olduğu açıktır. Dinini ve kimliğini gizleyebilerek varlığını bir şekilde sürdürebilme kabiliyeti İsrail/Yahudi milliyetinin mahir bir özelliğidir. Bunu Sefarat Yahudileri’nin Hristiyan Avrupa’sında  ve Müslüman Osmanlı’sında (Sebataizm…) gerçekleştirebildiklerini apaçık görürüz. (Başka yerlerde de –Hazarlar — görülen bir olgudur). Yahudiler her devirde ve tehlike karşısında gizlenebilen ve baskın kültürel yapısıyla elitizm oluşturarak kalburüstüne çıkabilen bir halk olagelmiştir. Merovenjler  ve Kürtleri içerisinde gizlenen bu parçalanmış soy Antakya kalesinde kucaklaşma olanağı bulabilmişlerdir. Tarih serüveninde, kültürel kodlarını şekil değiştirerek her zaman diğer kültürlere nüfuz ettirebilmiş ve içinde bulunduğu topluluğun GİZLİ ÖZNESİ halinde varlıklarını günümüze kadar getirebilmişlerdir. Kaynakça:
  • Tapınak Şövalyeleri Yusuf Acar
  • İslam Ansiklopedisi Türkiye Diyanet Vakfı
  • Haçlıların Anadolu’da Kuşattığı Kaleler Ve Türk Savunması Şafak EFE Yüksek Lisans Tezi – 2016 Afyonkarahisar
  • https://www.gizliilimler.org/Merovenjler–k1-Merovingian-_-Marovenj-Hanedani-k2-.htm

Related posts

Evliya Çelebi’nin İzinde: Bayburt Kalesi’nde Yeni Dönem

Cumhuriyet’in Kadın Şairleri ve Toplumsal Direnişin Doğuşu

Redd-i Miras