Yazar Hakkı Yıldıran
Manarlan Muzaffer’le tanışıklığımız seksenli yılların ilk çeyreğinden…Onunla arkadaşlık ediyordum o sıralar. Muzaffer benden üç dört yaş büyüktü. Zaten kendi yaşıtlarımla pek arkadaşlık etmiyordum. Muzaffer; maşallahı var, iyi insandı. Çok çalışkandı. Becerikliydi ve elinden her iş gelirdi. Yanında dura dura beni de kendi gibi etmişti. Sağ olsun. Öğle arasında okuldan direkt onların evine gelir, tereyağına iki yumurta kırar, iki dakikada yeyip okula gerisin geri dönüverirdik.
O zamanlar, Muzafer’le yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmiyor, hemen hemen her gün görüşüyorduk. Ben Muzafferin anasına Ezime Hala derdim. Ezime Halam bir yemek yapardı…Tıpkı anamın yemekleri gibiydi. Ezime Halam’ ın yemeklerini yerken adeta parmaklarımı yerdim. Yemek seçmediğim tek ev, onların evidir diyebilirim. Muzaffergilin ova da dağ da işleri güçleri, ekilisi dikilisi çok olurdu. Ben de onlara çok yardıma giderdim.
Muzaffer’le birlikte ovadaki çay başına sondaj kurmaya, sondajın su borularının yerlerini değiştirmeye, hazır çay başına gitmişken oldu olmadı balık tutmaya geçiverirdik… Muzaffergilin dağda, kaypak denilen yerdeki tarlalarında da işleri çok olur, hiç bitmek bilmezdi. İkimizin oralara da çok gitmişliği olmuştu. Benim bir tihniyetim vardır; elin işi bana daha tatlı gelir, kendi işimizden de kaçar dururdum.
Nedendir Ben de bilmiyorum. Üzüm toplama zamanı geldiğinde; Muzaffer, Muzaffer’in Babası Hüseyin Dayı, Ezime Halam, ben, bir de onların son kestisi Fatmanaları vardı; hepimiz, seleyi, sepeti at arabasına yükler doğruca onların belen mevkiindeki üzüm bağlarına giderdik. Karaağaçların, selvilerin en uç dallarına kadar sarmalanan üzüm dallarından ne üzümler toplardık ne üzümler anlatamam…
Uzunca bir ipin bir ucunu belimize bağlar, diğer ucunu üzüm sepetine, sonra da üzümlerin olduğu ağaçlara tırmanır akşamın geç vakitlerine kadar üzüm toplardık. Topladığımız üzümleri, selelere doldurur at arabasına yükler ve doğruca Muzaffergilin evlenin arkasındaki pekmez kaynatılan yere getirirdik. Tabii, yüklü at arabasını okulun yanından tepe aşağı indirmek her adamın harcı değildi. At arabasının arka tekerlerine çarık takmalarımız, çarığın toprak zemine sürtünmesi sonucu aralardaki taşlardan ve çarıktan gelen gacırtılar…Çarığın zinciri ha kırıldı, ha kırılacak…Muzafferle ikimiz, ellerimizde birer kocaman taş; araba yokuştan aşağıya ininceye kadar, arabanın bir yanında o, öteki yanında ben… Olur da arabanın çarığı kırılır ya da yüklü araba, yükünden dolayı bayır aşağıya atları kovar diye tedarikti bizimkisi.
Hüseyin Dayı sırtı yola, yüzü atlara dönük önden giderken; atların yularlarını, yukarı yukarı kasıyordur ve o sırada atların anladığı dilden sesler çıkartarak…Atlar hızlanmasınlar, araba devrilmesindir maksat… Bu arada, Hüseyin Dayı’ nın ayakları da fren yapıp durur, ayağındaki lastik pabuçlarla…Tabii onun bu hareketleri, yokuş aşağıya, at arabasını indirmenin ne derece zor olduğunun bir resmiydi açıkçası. O cımıcık tepeden yüklü at arabasını kazasız indirmek, bize bir işkence gibi gelirdi. Tepenin sonunda dere ve üzerinde tahta bir köprü. Zorla indirdiğimiz, at arabasının atları köprüye yarım metre kala sola, Muzaffergilin evlenin altına, öncesinden Fatmana’nın açtığı kapıdan içeri Hüseyin Dayı tarafından döndürüldü müydü, o gün mutlu sonlanmıştır artık. Olur da arabayı hızından dolayı sola doğru Fatmana’nın açtığı kapıdan içeri döndüremezse Hüseyin Dayım, yandık! Dereden akan buz gibi sudan, birer cumbat alıp çıkmak, sırılsıklam olmak demektir o zaman.
Mübarek derelerimiz de ne akardı o zamanlar, gürül gürül. Muzaffergilin evlenin altından, bahçe içine pekmez kaynatılan yere, nihayet varılırdı böylece. Burası baya kalabalık olurdu. Mahalleli burada kaynatırdı pekmezlerini. Sabaha kadar kazanların ateşi hiç sönmez, pekmez savururduk öylece; delik su kabaklarıyla. Yanda ceviz ağacının dibindeki havuzun içinde, çizmelerle üzüm çiğneyenler, havuzun oluğundan akan üzüm sularının bakır kaplara doldurulması, kaynatılmak için doğruca kara gazanlara aktarılması…
Çizmelerle çiğnenen üzüm posasının, havuzun dibindeki yaşlı ceviz ağacındaki mengene düzeneğinden sıkılması ve bir damla bile üzüm suyunun heder olmaması… Ahhh o günler! Özel toprakla birlikte kaynatılan pekmezin kazanlardan diğer kaplara alınması, kazanın dibinde kalan killi pekmezin, o günün şartlarında kıl çuvaldan altına konan leğene süzülmesi, pekmez denen ganimete ulaşılması ne kadar da zahmetliydi bir bilseniz…
Öte yandan bir o kadar da bereketli günlerdi…
Hakkı Yıldıran