Nazım Hikmet Ran, 1902’de Selanik’te doğmuş, Osmanlı’nın son günlerinde büyümüş bir şair olarak hayatı boyunca devrimci ruhuyla şiiri şekillendirmiş. Babası bir devlet memuru, annesi ressam, dedesi şair olunca edebiyat damarlarında akmış. Gençliğinde Moskova’ya gidip Marksizmle tanışmış, dönünce Türkiye’de solcu dergilerde yazmış, ama siyasi görüşleri yüzünden defalarca hapis yatmış, 13 yılını demir parmaklıklar arkasında geçirmiş. 1951’de vatandaşlıktan çıkarılınca sürgüne gitmiş, Moskova’da kalp kriziyle 1963’te veda etmiş hayata. Bu yolculukta romanlar, oyunlar, senaryolar yazmış, ama asıl şiirleriyle dünyayı sarsmış; dilini halkın konuşmasından almış, devrimci bir ateşle yakmış.
Şiirleri, aşkı toplumsal mücadeleye, yalnızlığı umuda bağlayan bir köprü gibi durur. Örneğin “Davet”te şöyle çağırır:
Dörtnala gelip Uzak Asya’dan
Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan
bu memleket, bizim.
Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak
ve ipek bir halıya benzeyen toprak,
bu cehennem, bu cennet bizim.
Bu dizeler vatanı emekçinin malı kılar, sömürüye isyan eder. Başka bir şiiri “Güzel Deniz”de geleceğin çekiciliğini fısıldar:
En güzel deniz:
henüz gidilmemiş olanıdır.
En güzel çocuk:
henüz büyümedi.
En güzel günlerimiz:
henüz yaşamadıklarımız.
Burada umut, yaşanmamışlıkta gizlidir; hapishane duvarlarında bile yarınları parlak tutar. “Kız Çocuğu”nda ise savaşın dehşetini bir çocuğun sesiyle haykırır:
Kapıları çalan benim
kapıları birer birer
Gözünüze görünemem
göze görünmez ölüler
Hiroşima’da öleli oluyor
bir on yıl kadar
Yedi yaşında bir kızım
büyümez ölü çocuklar
Bu ses, barış çağrısı yapar, çocukların masumiyetini bombaların altında ezer. “Ben Senden Önce Ölmek İsterim”de aşkı ölümün ötesine taşır:
Ben senden önce ölmek isterim.
Gidenin arkasından gelen
gideni bulacak mı zannediyorsun?
Ben zannetmiyorum bunu.
İyisi mi, beni yaktırırsın,
odanda ocağın üstüne korsun içinde bir kavanozun.
Aşk burada küle dönüşür, ama sevgiliyle kalır; duyguyu somut bir hayale döker.
Edebiyat tarihimizde Nazım, toplumcu gerçekçiliğin bayrağını taşıyan bir devrimci olarak parlar. Şiiri elit bir sanat olmaktan çıkarıp halkın diline indirir, vezni kırar, serbest nazımla konuşur gibi yazar. Memleketimden İnsan Manzaraları gibi epik eserlerle sıradan insanın hayatını destanlaştırır, siyasi baskılara rağmen umudu diri tutar. İkinci Dünya Savaşı sonrası şiirimizi uluslararası kılar, Pablo Neruda gibi isimlerle eş tutulur. Bu yaklaşım, sonraki nesilleri etkiler; Turgut Uyar’lar, Cemal Süreya’lar ondan esinlenir, şiiri politik bir silaha dönüştürür.
Öğrenciler için araştırmada, Nazım’ı anlamak demek, mektuplarını, hapishane notlarını karıştırmak demek. Kuvayi Milliye Destanı’nı alın, dizelerdeki devrimci ateşi not edin; Moskova yıllarını inceleyin, nasıl sürgünde bile yazdığını görün. Marksizm kitaplarını okuyun, şiirlerine nasıl sızdığını fark edin, belki kendi devrimci dizelerinizi deneyin. O, şiiri bir mücadele aracı yapmış; siz de onunla dünyayı yeniden yazın, edebiyatı yaşayın.