Osman

Leman Elkan

Çok iyi arkadaşlardı, Osman ona “Haspi” derdi, nedense içinden öyle geliyordu, gönlünü almak istedi. “Haspi! Tezgâhları toplayınca kafaları çekelim mi? Bizimkilerin maçı da var.”

Hasan, “Bana uyar,” diye cevap verdi. Bu arada Hasan’ın babası da gelmişti. Osman hemen koşup tezgâhın arka tarafındaki hasır tabureyi çekti. “Buyur, Kemal Amca,” dedi. Kemal başında kasketi, elinde tespihiyle tabureye yerleşti. Osman, iri yapısı ve dimdik duruşuyla Kemal Amca’yı dağ gibi görür, Hasan’ı eskiden beri babası olmasından dolayı için için kıskanırdı. Babası Hasbi’yi azarladığı zamanlarda bile, “Ah! Baba görmedik ki sırtımız kalın olsun,” diyerek hayıflanırdı. İyi adamdı Kemal Amca.

Osman’ın anası başka bir adama sevdalanıp kaçınca babası gururuna yediremediği için mi, yoksa aşkını kaybettiği için mi kendini odunlukta asmıştı? Hasan on bir, on iki yaşlarındaydı. Polisler onu iki küçük kardeşiyle birlikte yurda yerleştirmişlerdi. Osman yaşadıklarının ateşli sıkıntısıyla ancak bir hafta dayanabilmiş, yurttan kaçmıştı. Yorgunluktan bitap düşene kadar sokaklarda dolanmış, sonunda bir duvarın dibinde aç biilaç uyuyakalmıştı. Gün ağarmadan kamyonlar, kasalar, adamlar derken sokakta kıyamet kopmuştu. Uyuduğu yerden yurda geri gönderilme telaşıyla fırlayıp kargaşanın ortasına dalmış, sandıkların taşınmasına yardım etmeye başlamıştı. Adamların, “Ayak altında dolanma,” diye kovalamalarına aldırmadan oradan oraya koşturmuştu. Sonunda onun işe yaradığını görünce pazarcılar ses etmemişler, hatta kasaların indirilmesi bitince küçük tüpte demledikleri çaydan ona bir bardak ikram etmişlerdi. Osman’ın onların yediklerine öylece baktığını gördüklerinde adamlardan biri, “Al bakalım, Atom Karınca,” diyerek arasında peynir olan bir parça ekmeği domatesle birlikte uzatmıştı. Osman o kadar açtı ki emeğinin ilk ekmeğini neredeyse bir lokmada bitirmişti. O günden sonra da Atom aşağı Atom yukarı, kendi bile adını unutmuştu. Kimsin, neyin nesisin diye soran olmamış; tezgâhlardan birinin yanına çöreklenmiş, diğerleri gibi avaz avaz bağırmaya başlamıştı. “Bu elmalar başka yerde yok! Bibere bak bibereee!” Ortalığı çınlatmıştı. Akşam olunca pazar toplanmıştı, Osman artanlardan biraz alıp parka gitmiş, kimselere görünmeden kuytu bir ağacın dibinde uyumuş kalmıştı.

Sabah olduğunda rastgele bir otobüse arka kapısından binmiş, bir kaç durak sonra ellerinde torbalarla yürüyen insanları görünce otobüsten inip onların peşine takılmıştı. Yine pazardaydı, tezgâhlar kurulmuştu, kalabalığa karışıp ortalıkta dolanmaya başlamıştı. Yaşlı kadınlara ve adamlara yanaşıp, “Yardım edeyim mi,” diye sorduğunda, “Elleme, çekil git başımdan,” diye kovalayanlar olduğu gibi torbalarını taşımasına izin verip eline birkaç kuruş sıkıştıranlar, elma verenler de olmuştu. O günden sonra pazarın hangi günler hangi sokaklara kurulacağını öğrenmişti. Akşamdan gidiyor, kuytu bir köşede uyuyor, sonra da adamların arasına karışıyordu. Böylece aç kalmaktan kurtulmuştu. Yağmurlu havalarda hastanelerin acil servislerinde, tren istasyonlarında barınıyordu. Havalar soğumaya başlayınca her ne kadar çöpten bulduğu, battaniyeye benzer delik deşik olmuş yünlü bir parçaya baştan aşağı sarınsa da üşüyordu. Her akşam hastanelerde, istasyonlarda uyursa polisler onu yurda götürebilirdi. Ayakkabılarının altı üstüne gelmiş, parmakları dışarı çıkmıştı. Ayağına poşet geçirip iple bağlamıştı, pantolonu ve gömleği lime lime olmuştu, caminin tuvaletinde ellerini yüzünü yıkasa da kafası yağ içindeydi, sürekli kaşınıyordu.

Bir gün pazar artıklarını toplarken Kemal Amca, “Gel bakayım buraya,” diyerek onu bir kenara çekip, “Kimsin sen? Neyin nesisin,” diye sormuştu.

Osman ilk defa karşılaştığı bu soruya önce, “Babam öldü,” diye cevap verip Kemal Amca’dan gözlerini kaçırarak yürekten istediği halde kendine bile söyleyemediklerini gerçekmişçesine dillendirerek, “İki kardeşime ve anneme ben bakıyorum, şu ilerde oturuyoruz,” diyerek oradan uzaklaşmaya çalışmıştı.

Kemal Amca onu kolundan yakalayıp, “Bana doğruyu söyle,” deyince Osman yeminler ederek ağlamaya başlamıştı. O zaman Kemal Amca, “Evinize götür beni, anneni ve kardeşlerini göreyim, size yardım ederim. Yoksa seni polise mi vereyim, ne dersin,” diye sorunca Osman burnunu çeke çeke, “Beni yurda yollamayın ne olur, yine kaçarım,” diye hem yalvarmış hem tehditler savurmuştu.

Kemal Amca, “Düş önüme,” diyerek Osman’ı önden yürütmüştü. Bahçe içinde, gecekondudan dönüştürülmüş tek katlı bir eve vardıklarında Kemal Amca’nın karısı Neval, Osman’ı görünce, “Bu da kim? Oğlumuza kötü örnek olacak el âlemin piçini çabuk bu evden gönder,” diyerek kıyametleri koparmıştı. Kemal Amca, “Yahu hanım dur, sakin ol, bahçedeki alet edevatı ve döküntüleri koyduğumuz kulübede yatar, sabahın köründe benimle evden çıkacak zaten, görmezsin bile, gariban işte, sevaptır, tuvalete camiye gider, yıkanması için de hamama gönderirim. Akşamları bir kap yemek ister verirsin, ister vermezsin. Pazarlarda bana yardım edecek, artık işlerle baş etmekte zorlanıyorum,” deyince Neval şöyle bir düşünmüştü. Biricik oğlu Hasan’ın okumaya gönlü yoktu, kocası ikide bir, “Bu çocuk okumazsa işe götüreceğim,” deyip duruyordu, yarın öbür gün oğlu bu yaşta, kör karanlıkta pazar köşelerine düşecekti.

Neval kocasına, “Gözüme gözükmesin de sen onu ne yaparsan yap. Üstü başı dökülüyor, şunu bil ki oğlumun eskilerini falan veremem, konu komşu onun üstünde görsün istemem, ona göre,” demişti. Kemal Amca, “Ya hanım hallederiz, sıkma canını,” diyerek karısını yatıştırmıştı, böylece bahçedeki köpek kulübesinden hallice olan yer Osman’ın yuvası olmuştu. Duvara dayalı eskimiş yatağı yere serip orada bulduğu eski yorganı üstüne örtecekti, yastığı yoktu, ama olsun, karışanı görüşeni veya geldin gittin diyeni olmayacaktı. Kemal Amca’nın az sonra getirdiği bir kap yemek, bir çift ayakkabı, birkaç parça giyecek ve battaniyeye Osman çok sevinmişti. Onu düşünen biri vardı.

Kemal Amca, “Yarın tezgâhı açtıktan sonra önce berbere, sonra da hamama gidersin, bunları da giyersin; atlet var ama yarın pazardan kendine birkaç don al, bahçedeki muslukta çamaşırlarını yıkarsın. Hadi bakalım şimdi soğutmadan yemeğini ye, daha havalar fena değil, yine de sen üstünü sıkı sıkı ört, şimdilik burada idare et, sonra bakarız bir çaresine. Hadi, Allah rahatlık versin,” diyerek gitti.

Osman yemek tasını açıp kuru fasulyeyi suyuna ekmeğini bandıra bandıra iştahla yedi. Ertesi gün berber kafasındaki bitleri görünce saçını sıfıra vurdu. Oradan doğruca hamama gitti, bir güzel yıkandı. Kemal Amca’nın getirdiği ayakkabılar büyük gelmişti ama olsun, küçük olsa ayağını acıtırdı. Pantolonu da iple bağladı, paçalarıyla gömleğin kollarını bir güzel kıvırdı. Tezgâhın başına döndü. O gün daha bir güçlü bağırıyordu, hatta hızını alamamış, tezgâhın kenarına çıkıp karşı tezgâhtaki genç delikanlı gibi ıslık çalmaya uğraşıyordu. Kemal Amca günlük harçlığını, yemesini, içmesini ihmal etmiyordu; o da asla onun sözünden çıkmıyor, saygıda kusur etmiyordu. Karısı bile varlığını kabullenmiş, “Neval Yenge” demesine izin vermiş, sofralarında ona yer açmıştı. Evin bitişiğine Kemal Amca ve Hasbi’yle birlikte kapısı bahçeye açılan bir oda ilave etmişlerdi. Artık yerde halısı, güzel bir yatağı, yorganı, portatif bir dolabı, hatta küçük bir televizyonu bile vardı. Soba da kurmuşlardı. Hasan da liseyi terk edince pazarda çalışmaya başlamıştı.

Kemal Amca geçen yıl ona, “Hakkın bana geçmesin, bizim tezgâhın bir ucuna kendi kasalarını koy, kazancın belli olsun, biraz para biriktirirsin, askerde lazım olur, sonra da sana helal süt emmiş bir kız bulur evlendiririz,” diyerek elindeki pazar önlüğünü Osman’ın beline bağlamıştı. Osman hemen elini önlüğün cebine sokmuştu, sevinçten ve heyecandan neredeyse bayılacaktı, dünyalar onun olmuştu.

Osman on yedi yaşına geldiğinde suratı ergenlik sivilceleriyle dolu, bıyıkları yeni terlemiş, simsiyah gözleri, kalın kaşları ve etli dudaklarıyla girgin, çalışkan, tıfıl bir delikanlı olmuştu. Ayağında spor ayakkabıları, kot pantolonu ve tişörtüyle modern, şık ve tertemizdi. Hasbi’yle ara sıra sinemaya giderler, maç akşamları birer bira alıp sahildeki birahanenin ekranını görebilecekleri karşı duvarın üstüne oturup seyrederlerdi. Osman her akşam gözlerini tavana dikip kardeşlerini düşünür, onlar için dualar ederdi. Hâlâ yurtta mı kalıyorlardı yoksa evlat mı edinilmişlerdi, bilmiyordu. Kemal Amca, “Rahatlarını bozma, yaşın gelsin, elin biraz daha ekmek tutsun, gidip birlikte ararız,” demişti. Bankada hesap açtırmıştı, para biriktiriyordu.

Osman tezgâhın başında ıslık çalarak bağıra çağıra müşteri çekmeye çalışırken Hasbi’nin, “Müjde! Meyvenin sebzenin iyisi burada,” diye bağırmasıyla döndü, Müjde’yi görünce iç çekti. Aslında kızın ismini bilmiyorlardı, aralarında birbirlerine haber vermek için kullandıkları bu kelimeyi kadına isim olarak vermişlerdi. Müjde kırklı yaşlarda, boylu boslu, kenarın dilberi denilen cinsten bir kadındı. Vücut hatlarını belli eden renkli, iri çiçek desenli dapdaracık uzun elbisesine uygun yüksek topuklu takunyalarıyla yürürken açılan yırtmacından dizlerinin bir karış üstü görünürdü. Simsiyah dalgalı saçlarını yeşil kelebek tokayla arkada toplar, gelişigüzel salıp hafiften savururdu. Yüzünü çevreleyen mor çerçeveli gözlükleri, kıpkırmızı boyadığı dudaklarıyla tüm bakışları üstüne çekerdi. Osman avazı çıktığı kadar, “Müjdeler olsun! Memleketin en kırmızı domatesi buradaaa! Koş, koş, haydi koş,” diye bağırmaya başladı. Müjdeyi gördüğünde artık yıllar önce onun yurttan kaçmasına neden olan o alevli sıkıntılar değil, mutlu eden gençlik ateşi tüm bedenini sarıyordu. Rüyalarını süsleyen kadın hafifçe dönerek gözlüğünü eline aldı ve selam verir gibi yapıp tekrar taktı. Evli miydi, bekar mıydı, neyin nesiydi, bilinmiyordu. Osman o geçerken dikkatini çekmek için elinden geleni yapıyordu. “Aaah bir de Osman’ın tezgâhına yolu düşse var mı Atom’a yan bakan!” Kemal Amca’nın bakışlarını üstünde hissetti, “Neyse, umutlar haftaya kaldı,” dedi. Tezgâha müşteri geldiği için işine döndü.

Kemal Amca akşamüstü, “Ben bugün erken gidiyorum, siz de tezgâhı toplayıp gelirsiniz,” diyerek yerinden kalktı.

Hasan sordu. “Akşam maçı seyredip gelsek?”

Kemal Amca, “Hadi bakalım, öyle olsun, gecikmeyin,” diyerek yürüdü.

Kemal Amca gittikten az sonra Osman aniden Müjde’yi fark etti, o heyecanla başladı bağırmaya. “Havuç vaaar. Havuçlu pilav pişir. Domates vaaar. Domatesli makarna pişir. Az kaldı az, buyur buradan al!” Heyecandan saçmaladığını düşündü, utandı, gözlerine inanamadı.

Müjde tezgaha yöneldi. “Havuçlu pilav mı dedin?”

Evet abla, diyesi geldi ama olmazdı, hanım da olmazdı, hanımefendi mi deseydi? Sadece, “Buyurun,” diyebildi.

Müjde, “Ver bakalım bir kilo, havuçlu pilavı benden güzel kimse pişiremez, senin havuçlarla nasıl olacak bir bakalım.” Osman havuçlu pilavı kafadan atmıştı ama belli ki tutturmuştu.

Oysa Müjde’nin tezgâha yanaşabilmesi ancak Kemal Amca’nın gitmesiyle mümkün olmuştu. Müjde kaçın kurasıydı, işini biliyordu. İçinden, Bu kartolozlar kendileri bayılır da genç delikanlıları bizden kaçırır, sorsan koruyoruz derler, ama sen onu benim pabucuma anlat. Gençlerden onlara fırsat kalmaz diye telaşlanırlar, her şeyi yapar bunlar, korkulur bunlardan. İnsanın başına gelmeyen kalmaz, neme lazım, şunun şurasında üç beş yolumuzu bulup karnımızı doyuruyoruz, ondan da olmayalım. Zaten para lazım para, bu cebi delik çoluk çocukla hiç işim olmaz da Atom başka, diye geçiriyordu. Havuçları kese kâğıdıyla alırken Osman’a yavaşça, “Bir arka sokakta oturuyorum, yarın akşam misafirim ol, havuçlu pilav yapacağım, sensiz boğazımdan geçmez.” dedi.

O akşam Hasbi’yle maç izlerken Atom’un aklı fikri Müjde’deydi. Hasbi’ye hiçbir şey söylemedi. Ertesi akşam Müjde’nin evine gitmek üzere sessizce evden çıktı. İlk defa Kemal Amca’dan izinsiz gizli bir şey yapıyordu. Pazarın arka sokağına vardığında, Müjde apartmanın kapısındaydı. Bahçenin arka tarafını işaret ederek içeri girdi. Osman bahçedeki kömür atılan delikten aşağı doğru indi, kendini apartmanın kalorifer dairesinde buldu. Şaşkınlıkla etrafa bakarken koskocaman bir kazanın az ötesinde bir kenarda kırık dökük bir divan, iki plastik sandalye, küçük bir formika masa, derme çatma bir tezgâhın üstündeki ocakta kaynayan tencereyi gördü. Rutubet kokusu genzini yaktı. İçerisi, babasının kendini astığı odunluk gibi kokuyordu. Osman öylece etrafa bakınıyor, ağzını açamıyordu. Müjde yanağına bir öpücük kondurarak cilveli cilveli, “Hoş geldin,” dedi.

Aşk rüzgârı onu buralara savurmuştu. Değer miydi? Müjde’ye göre aşk her şeye değerdi. Bir tır şoförüne âşık olup yakışıklısının uğruna üç çocuğunu kocasını bırakmış, ardına bakmadan yürümüştü. Şoförün ailesi onu oğullarına layık görmemişler, oğullarını ondan kurtarmak için apar topar akrabalarından genç bir kızla evlendirmişlerdi. O çok yakışıklı, tatlı dilli sevdiği adamın yeminler edip, ”Senden vazgeçemem, sen benim gülümsün,” sözüne inanmaktan başka çaresi kalmamıştı, inanmaya da dünden razıydı. Aslan şoförü onu bu kalorifer dairesinin bir köşesine sığındırmıştı, fırsat buldukça gelip bir iki tatlı sözle onu geçiştirip gidiyordu.

Osman ne yapacağını bilemez bir halde divanın ucuna ilişti. Müjde havuçlu pilavı tabaklara koyarken Osman’ın gözünde annesi canlandı. Evden gideceği gün çorba tenceresini masanın ortasına sanki kafalarına vurur gibi koymuş, çantasını ve büyükçe bir torbayı alıp, “Hadi eyvallah,” demişti. Osman gitmemesi için ona yalvarırken, “Eeeh! Yettiniz be! Ömrümü yediniz, çekil ayağımın altından hadi! Ne yapalım, o boyu bosu devrilesice babanız azıcık ilgi, sevgi göstermeyi bileydi! Allah’ın cezası sünepe herif, şimdi baksın size işte, hadi oturun zıkkımlanın!” deyip gitmişti. Kardeşi peşinden koşunca annesi onu taşla kovalamıştı. Osman ürperdi. İçerisinin kokusu yemek kokusuyla karışmış, daha bir ağırlaşmıştı. Midesi bulanıyordu. Babasını hatırladı, işten yorgun argın gelip bir kenarda otururken annesinin yakınmalarına, söylenmelerine cevap verecek hali bile olmazdı. Asılı buldukları odunlukta kardeşleri bacaklarına sarılıp öylesine feryat etmişlerdi ki Osman’ın boğazı düğümlenmiş, gözyaşları akmamıştı.

Müjde onun bu eğreti oturuşuna bakıp içinden, “Pek de toy, pek de çaylak,“ dedi. Osman’a sandalyeyi göstererek, “E hadi artık gel Atom, sahi senin asıl adın ne? Bana Güllü derler, adım Gülizar,” deyince Osman’ın nefesi kesildi, kendini dışarı attı. Tüm vücudu titriyordu, koşmaya çalışıyor ama zorlukla yürüyebiliyordu.

İlk gördüğü taksiye bindi. Eve vardığında Kemal Amca bahçedeydi, onun sessizce titreyerek ağladığını fark edince hiçbir şey sormadan elini omzuna attı. Osman’ın odasına girdiler. Osman yere çöktü, dirseklerini dizlerinin üstüne dayadı, başını yumruklarının arasına aldı. Gözünü yere dikti, şimdi o da tıpkı kardeşleri gibi feryat figan ağlıyordu. Gözyaşlarıyla boğazındaki düğümler çözülüyor, kimselere söyleyemediklerini döktükçe döküyordu. Kemal Amca yatağın kenarına oturup onun omzunu kavramış, öylece dinliyordu. Yengesiyle Hasbi de feryat figan ağlamasına ellerinde sürahi ve kolonyayla koşup gelmişlerdi. Osman biraz kendine gelince Kemal Amca onun sırtına hafifçe vururken derin bir nefes aldı, ağlamamak için kendini zor tutuyordu. Osman yerden kalktı. Yengesi de onu kolundan tuttu, hep birlikte eve girdiler. O akşam salondaki çekyatta sımsıcak uyudu.

Ertesi gün yine tezgâhı kurmuşlardı ama Osman’ın bağıracak hali yoktu, suskundu. Karşı tezgâhtaki delikanlı, “Atom! Var mısın?” deyip kuvvetli bir ıslık çaldı. Osman ıslık çalmak için uğraşmaya başladığından beri hep kim daha kuvvetli çalacak diye yarışırlardı. Aklına kardeşleriyle oynadığı, onlara sataşıp kızdırdığı anlar geldi. Kemal Amca’ya baktı, gülümsüyordu ve kaşıyla, “Hadi,” diye işaret ediyordu. Osman parmaklarını ağzına götürdü, tüm gücüyle üfledi, ardından Hasbi de katıldı, derken pazar yeri ıslıklarla çınlamaya başladı. Sanki Osman’ın kardeşleri de oradaydı, çığlık çığlığa eğleniyorlardı.

Ertesi yıl Osman on sekizini doldurduğu gün Kemal Amca yine ona, “Düş önüme,” dedi. Bu defa üzerlerinde takım elbiseleri, boyunlarında kravatları ve pırıl pırıl ayakkabılarıyla yurdun yolunu tuttular.

Related posts

Hz. Süleyman 3. Bölüm

Onca Yıl Geçti

Anne