Post-mortem Lanetin Gölgesi

Yazar: Fatma Karataş

Victoria döneminin puslu sabahlarından biriydi. O yıllarda, hasta doğan çocuklara lanetin gölgesi gibi bakılırdı. O sabah, bir ev daha yas içindeydi.

Yas kokan evde, yere boyluca uzatılan genç kıza, buz mavisi bir elbise giydirilmişti. Ölü bedenini kaplayan bu elbise, onun ölüm bezeli bedenini yine gizleyememişti. Kız kardeşlerden biri gözyaşları içinde makyaj çantasını getirmiş, ablasının yanaklarına, dudaklarına kırmızılık sürmüştü. Diğer iki kardeş ise sessizce ayakta duruyor, yere uzatılan ablalarından gözlerini ayırmıyordu.

Bayan Violet, rahatsız edici bir sakinlikle üstündeki görünmez tozları temizleyerek kızlarına seslendi:
“Kızlar siz de hazırlanın. Fotoğrafçı gelmek üzere.” deyip o sırada saatiyle anlamsız bakışan kocasının da elinden tutup yukarı çıktı. Yarım saat geçti. Fotoğrafçı ölü bedenin yanında, aile fertlerini bekliyordu. Ölü bedenin, yanındaki bu bekleyişi onu tedirgin etmeye başlamıştı. Merdivenin yanına gidip yukarıya baktı.

Görünürde kimse yoktu. Evi dolaşmaya karar verdi. Dönemin zengin ailesinin evinde olmak, onun için büyük şerefti. Gururla papyonunu düzeltip etrafa göz attı. Karşıda şöminenin üzerinde gördüğü, post-mortem fotoğraflar dikkatini çekti. Donuk bakışlar, cansız bedenler, dik duran pozlar… Dönemin ilk fotoğrafçıları olduklarından bu resimleri ailesinden biri çekmiş olmalıydı.

Fotoğraflar arasında dikkatini çeken bir gölge belirdi bir an. Ne olduğunu anlamak için, daha da yakına gidecekken arkadan duyduğu adım sesleriyle toparlanıp cesedin yanına geri döndü. Hepsi siyahlara bürünmüş şekilde, karşısında duruyordu. Fotoğrafçı:
“İlk anneyi alalım lütfen” dediğinde Bayan Violet aynı soğuklukla, sandalyeye oturtulmaya çalışılan kızının yanına gitti.

Arkasına geçip ellerini onun omuzlarına koydu. Ne bir sarılma ne ne bir kapanış… Fotoğrafçı, son vedada bir annenin bu kadar mesafeli durmasına şaşırdı. Tüm aile fertlerinin tek tek fotoğrafını çekti. Üç kız kardeşe içi çok acımıştı. Ablalarının ölümünü henüz kabullenmemiş gibi duruyorlardı. Son olarak hep birlikte fotoğraflarını çekti.

Resimleri bir saate getirmek üzere, evden çıktı. Onun gidişiyle ev daha da sessizleşti. Kızı almaya gelmişlerdi. Kardeşleri bunun gerçek olduğunu, ablalarını götürmeye geldiklerinde idrak edince koşup bedenine sarıldılar. Onsuz bu evde, bu dünyada nasıl yaşayacaklarını bilmiyorlardı. Zorlukla kızı götürdüklerinde her biri büyük bir yıkıma uğradılar. Evin bir köşesine çekilip birbirlerine sarılarak ağladılar.

Resimler geldiğinde, her biri kendilerine ait olanı alıp odalarına çekildi. Kimsenin, bugün bir şey diyeceği yoktu, akşam yemeği de askıya alındı. Hava kararmaya başlamıştı, ama kızların gözyaşları bir an olsun dinmedi. Ellerindeki resme bakıp duruyorlardı. Bir an ağlayan bir bebek sesi duyar gibi oldular. Ellerinde tuttukları fotoğrafın görüntüsü de değişiyor gibiydi.

Fotoğraftaki yüz, bazen ablalarına benziyor, bazen de tanımadıkları bir ifadeye bürünüyordu. Bir anlığına, göz çukurlarının fazla derinleştiğini, dudaklarının ince bir çizgiye dönüştüğünü sandılar. Sonra, tuhaf bir gölge gördüler fotoğraftaki bedenlerin ardından. Garip şeyler oluyordu. Üçü de aynı zaman diliminde, ayağa kalkıp diğer fotoğrafları alıp incelediler. Annelerinin ablası ile olduğu karede bir eli ablalarının omuzunda diğer eli de boşlukta duruyordu. Kızlar, ne olduğunu anlamaya çalışıyorken bir anda karanlık, matem dolu havayı dağıtacak bir ses duyuldu.

“The Beech-tree’s boughs are swinging, the birds have ceased their singing…”
Bu ablalarının sık sık söylediği şarkıydı. Hepsi aynı anda odalarından çıkıp sesin geldiği tarafa yöneldiler. Ses merdiven boşluğundan geliyordu. Üçü birbirine bakıp aynı anda merdivene yönelip aşağıya indiler. Depoda bir taburenin üstünde oturmuş uzun saçlı bir silüet vardı. Ses ondan geliyordu.

Kızlardan en küçüğünün ağzından, “Abla…” kelimesi döküldü. Hepsi çok şaşkındı. Silüet onlara yavaşça döndü. Yüz çok tanıdık geliyordu ama bir eksiklik vardı sanki. Yanında ise tıpkı ona benzeyen biri daha vardı. Asıl şarkıyı söyleyen o idi. Kırgınlıkla karşısında, duvarda asılı duran anne ve babasının resmine kilitlenmişti. Küçük kardeşleri Anna, koşacak gibi oldu.

Venessa, onu kolundan tuttu. Bu çok saçmaydı. Kendi eli ile ablasının soğuk tenine makyaj yapmış, gözleri önünde onu alıp götürmüşlerdi. Depoda olan iki kız onların farkına varmamış gibi şarkıya devam ediyordu. Her nakaratta sesleri yükselmeye başlıyordu.

“But there’s no more waking for my bonnie baby…”
Son dizeyi, iki ses acı dolu haykırışla söylemişlerdi. İkisi de ağlıyordu. Bu sesleri duyan Bayan Violet ve kocası koşarak aşağıya inmişti. Gördükleri karşısında durakladılar. Yüzlerinde tanıdık sertliğin aksine farklı bir ifade vardı. “Burada neler oluyor?” dedi Venessa. “Anne… Baba bir şey söylemeyecek misiniz?” Ablasına bakmıştı. Ablası ise gözlerini annesine dikmişti.

“Neden, beni istemediniz?” Diğer kız da konuşmuştu. “Neden, bana söylemediniz? Ruhu, bana eziyet ediyor.” dedi, saçlarını ören kişiyi göstererek. Artık sadece Venessa değil, diğer kardeşler de bir cevap bekliyordu. Bayan Violet, öylece karşısına bakıyordu. Kendi kendine fısıldar gibi oldu. “Lanetliydin. Nasıl geldin?” Bu fısıltıyı duymuştu, Venessa. Fısıltının ardından bebeğin ağlama sesi, kızların şarkı söyleme sesi gittikçe arttı. Bu sesler artık kulak tırmalamayı de geçti evin her zerresine çarpıyordu âdeta. Venessa, kulaklarını kapatarak bağırdı:
“Anne ne diyorsun sen, neler oluyor? Kim lanetli?” Bayan Violet, cevap veremeden seslere bir de kapı eşlik etti. Büyük bir gürültü koptu. Ardından deponun kapısı bir anda açıldı. Kapı eşiğinde rahip, arkasında ise ellerinde haç olan birkaç kişi görünüyordu.

Venessa, sevindi. Annesine atıldı. Niyeti, rahiplerin onları kurtarmaya geldiğini söylemekti, fakat elini annesinin koluna attığı gibi içinden geçti. Öylece kalakaldı. Rahipler ise ellerindeki tütsü ile içeri dalıp, Latince bir şeyler söyleyerek etrafta dolanmaya başladı.

Ancak tuhaf olan bir şey vardı. O da içeri giren insanların kendilerinin içinde geçiyor oluşuydu. Bağırdı Rahip:
“Buradalar! Yıllardır burada hapsolan bedbaht ruhlar, defolun buradan! Âlem kapısı açık kaldı sizi bekliyorlar.” Venessa, dehşetle ellerine baktı. Bugün, çektikleri fotoğraf vardı. Fotoğraftaki görüntünün o an neden sürekli değiştiğini anladı. Sonra, gözlerinin önüne salonda, duvarda asılı duran fotoğraflar geldi.

Orada duran donuk, renksiz ifadelere sahip fotoğraflar aslında kendileriydi. Rahip, tütsüyü dolaştırdıkça bebeğin sesi de ablalarının sesi de boşluğa karışıyordu. Sonra kendileri de yavaş yavaş yok olmaya başladı. Her zerreleri tamamen yok olana kadar Rahip aradan ayrılmadı. Saatler geçmişti ve artık bu bedbaht aileden iz kalmamıştı. Rahip, harabe evden bir daha buraya dönememek üzere çıktı.

Fotoğrafçı ise her şeyden bihaber, bugün soylu ailenin çektiği fotoğrafları düşünerek keyifleniyordu. Bu keyif üzerine duşa girdi. Bedeni rahatlığına kavuştuğunda üstünde bornozuyla çıktı ve masanın üzerine bıraktığı fotoğrafı incelemek için oraya gitti.

Fotoğrafı eline aldığında ise örümcek ağlarıyla dolu duvar ve yırtık pırtık koltuklar dışında bir şey görmedi. Telaşla diğer fotoğraflara da atıldı, ancak hepsinde aynı görüntü vardı. Bugün yaşadıkları da gerçeklikle hayal arasında takılıp kaldı.

Editör: Kübra Çakar

 

 

Related posts

Görsel NFT’ler Sanatın Değerini yükseltti mi?

Bezirgânbaşı Oyunu

Nisan 2026’da Öne Çıkan Konserler