Yazar: Ayşin Çoban
Her başlangıç, bitişine gebedir.
O, sabah ki patlama sesiyle mahalleli müthiş bir şok içerisinde sokak ortasına toplandı. Yankılanan sesin duyulduğu yer, Sarı Konak olacağı kimsenin aklından geçmezdi. Asırların deviremediği konak, ihtişamı kadar büyük bir acının çığlığını atmıştı. Aslında mahalle stabil günlerinden birini yaşıyordu, her zamanki gibi.
Sabahın erken saatlerinde fırından gelen sıcak ekmekleri tezgâha dizmişti, Rauf Efendi ve her gün olduğu gibi bastonundan destek alarak bakkala gelip iki ekmek almış, evine dönüyordu. Lakabı Şaşı Remziye ile kambur teyze lakaplı Gülten Teyze de sermişti balkona kar beyazı çamaşırlarını. Lakaplarını, biri şaş bakışından birazda şaşkınlığından diğeri, yaş aldıkça kamburlaşan sırtından almışlardı. Mahallenin olmazsa olmaz teyzeleriydi her ikisi de. Rauf Efendi, dükkânın önünü malları tozlanmasın diye sulayıp süpürmüş, üzüm bağına su vermeye yönelmişti. Ses duyulur duyulmaz herkes meşgul olduğu işi bırakıp kopan patlamanın geldiği yöne koşmuş, her birinin adımları Sarı Konağın bahçe kapısında durmuştu.
Geçmişe yolculuk yaptıran bu konağın hikayesini, her birinin ağzından ayrı ayrı dinlemiştim. Mahallemizin tarihine tanıklık eden koca çınarlar, başka başka detaylar vermişti merak ettiğim anıta. Onlar, anlattıkça bir zaman yolcusu gibi seyahat etmiştim geçmiş zamanlarda. Zaten her şey zıddıyla son bulmaz mıydı? Gelecek gelir, geçmiş bitiverirdi. Onca yaşanmışlıklar birkaç saniyelik hatıralara hapsolurdu. Bir gün her birimizin saniyelik anı olacağı gibi.
Herkes, tüp patlaması derken sırtında ki kamburun bilgelik yükünü taşıyan Gülten ”Hayır, bu düdüklü tencere patlamasından başka bir şey olamaz” diyerek itiraz etti, ”Tüp patlaması olsa yangın çıkar, duman olur ” dediğinde, Şaşı Remziye her zamanki şaşkın haliyle ”Ateş olmayan yerden ses çıkmaz, Gülten Hanım.” Bilmiş bilmiş söylenince panik içindeki herkesi kıs kıs güldürmüştü. Fakat, gerçeklerin su yüzüne çıkmak gibi bir derdi vardı, tüm tahminlerin yerini, belki de ömür boyu sürecek üzüntü alacaktı.
Konağın önünden her geçtiğimde, yüz yıllık geçmişinde neler yaşandığını merak edip dururdum. İnsanın içini ısıtan rengi, ceviz oymalı kahverengi pervazları, bakırdan kapı kolları ve tarih kokan verandası ne kadarda büyüleyiciydi, çocuk gözümde. İçinde yaşayan sakinlerini görmek için verandasını gözlemlerdim. Bir kez görmüştüm, paşa gelini olduğunda parıldayan gözlerinin, çaresizliğinin söndürdüğü o ela gözlü kadını. Bir oğlu vardı, benimle aynı yaşta. Çocuğu pek görmezdik, bizim okulumuzda da okumamıştı, hiç tanıyamadık. Başka okula gittiğini düşünürdük, meğerse o evde eğitim alırmış. Babası Ali Fuat Paşaoğlu, nedeni bilinmez oğlunun kimseyle temas kurmasını istemezmiş. Bakkal dönüşünde Remziye Teyzeden dinlemiştim. Anlattığına göre, konak göründüğü gibi iki katlı değil bir de bodrum katı varmış. Vali Mithat Bey zamanında orada hizmetliler kalıyormuş. Oda annesi, haftalık çamaşır yıkamaya gittiği için bu detayları biliyormuş.
Vali Bey, Paşazade ailesinin tek evladıymış. Babası Ali Fuat Paşa şanı büyük kahraman bir subaymış. Konağın inşasından birkaç yıl sonra ikinci dünya savaşı başlayınca Rus cephesinde savaşıp şehit düşmüş. O anlatınca ”Aaa yani Çanakkale şehitleri gibi mi?” diye sormuştum. “Evet” deyip devam etmişti. Tek çocuk olarak büyüyen Mithat Bey, ailenin de soyunu devam ettirecek tek erkek evladıymış. Evlendikten sonra dört kızı olunca ailesi de kendisi gibi hoşnut olamamış bu durumdan. Karısının canına tak edince kadıncağız, kırklı yaşlarda gebe kalıp oğlan doğurmuş da hepsini susturmuş. Dedesinin adını alan Ali Fuat Bey’se büyüdükçe konağın tepesine kara bulutlar indirmiş. Remziye Teyze’nin deyimiyle “O çocuk, konağa incir ağacı dikti”. Öyle ki babası kahrından ölmüş, kızlara ise konaktan hisse verilmemiş. Onlarda büyük olanları kendileri gibi soylu ailelere gelin verilip Almanya’ya yerleşmişler. Küçük olanlar da okuyup yurt dışında eğitimlerine devam etmişler. Yani onca mal mülk kalmış Ali Efendiye, kısaca bahsettikten sonra eklemişti Remziye Teyze ”Yüz verdik Ali’ye, geldi pisledi halıya” belki de atasözlerinden tek doğru telaffuz ettiği buydu.
(Her şey geçmekle mesuldür, zaman da insan da şöhret ve şanda, pek kalıcı bir unsur yoktur bu hayatta.)
”Belki tek varis oluşunun şımarıklığından, belki de Allah’ın verdiği nasibi beğenmediklerinden bu musibet geldi başlarına.” Demişti. Gülten Teyze, herkes onun arkasından kambur, yüzüne ise Gülten derlerdi, ama ben çocukluğun verdiği saflıkla bir gün ona “Kambur Teyze” deyivermiştim. Annemden yediğim dayağı anlatmazsam daha iyi olur. O ise yüce gönüllüğüyle başımı okşayıp tebessüm etmişti. Sorularıma da sabırla cevap vermişti. ”Ali Fuat kumar denen illete düştü kuzum.” diye başlamıştı. On beş daire, ‘onun deyimiyle’ bir çuval para, hanlar hamamlar gidivermişti. İlk bu illete düştüğünde halaları, annesi evlenirse düzelir demişler, normal bir ailenin güzeller güzeli kızını almışlardı. Çünkü biliyorlardı bey kızı olursa oğullarına katlanamazdı. İşte Melike’de Paşa gelini olacağım, diye atlana atlana geldi amma umutları şu konağın duvarlarının ardında kaybolup gitti.”
Zaten genç yaşta vefat etmişti, sanırım umudunu kesince yaşamak ağır gelmişti. O ölünce mahalle, ”Daha kırk bile değil, ölüm sebebi de belli değil” diye çalkalanmıştı.
”O, öldü kurtuldu da küçük çocuk kaldı, hayırsız babanın elinde” diye devam etmişti. ”Aslında konakta ellerinden gidecekti de halaları yetişip ödediler borcu. Konağın tapusunu da gelinin üzerine yaptılar ki bir daha yeltenmesin.” Böyle hazin yaşanmışlıklar vardı o ihtişamın ardında demek. Tabi dinlediğim zaman bunlar bana çok üzücü gelmişti ama bu son olay derinden etkileyecekti beni.
Mahalleli “Düdüklü mü, tüp mü?” Diye tahminler yürütürken, Muhtar Celal yanında iki bekçiyle gelip kapıyı kırarak içeri girdiler, ardı sıra büyüklerde girince aralarından sıvışıp ben de girmiştim. İlk girişte koca bir salon vardı, Remziye Teyzenin bahsettiği misafir salonu bu olmalıydı. Ağır mobilyaları bir de cevizden vitrinin cam camekânında Vali Mithat Beyin ve Subay Babası Ali Fuat Paşanın fotoğrafları konulmuştu. Durum müsait olsa tek tek incelemeyi çok arzulardım. Sağ koridordan girişte mobilyaları eskitme olan yatak odası, hemen yanında kütüphaneye andıran çalışma odası vardı. Gösterişli olmaları fazla dikkatimi çekmemişti, asıl dikkatimi çeken ise tek kişilik karyolası olan odaydı. Ahşap oyma çalışma masası, sütlü kahve, renkli kupürlü yatak örtüsü vardı. İçeride bir telaş, bir panik havası esse de çalışma masasının üzerindeki deri kaplı deftere yöneldim, ilk sayfasını açtım. İçindekileri merak ediyordum. “Anne” yazıyordu. İkinci sayfada da anne… Hemen hemen her sayfada tek kelime; anne.
Henüz on yedisinde, dünyadan usanmış bir halde, elleri kelepçeli çıkarıldı. Verandada durup başını tek sefer kaldırıp etrafa baktı. Yüzündeki çaresizlik annesinin umutsuzluğunun aynısıydı. Polis sirenleri arasında kaybolup gitmişti. Hikâyenin sonunu Rauf Efendiden dinlemiştim, onlar bakkalda konuşurken elimde iki ekmekle çakılıp kalmıştım dükkânın kuytu bir köşesine. Anlatılanları dinlemek için ”Zavallı çocuk” diye başladı, müşteri gelip çayını ikram ettiği adama, ”Meğer anasını gözlerinin önünde defalarca dövmüş, bir de kimse duymasın diye bodrum kata indiriyormuş. Bu yüzden çocuğu hiç dışarı çıkarmadı birilerine der diye. Bir gece uyurken yan odada hırıltılar duymuş. Annesi çok hastaymış o akşam, oda meraklanıp odanın kapısını aralayınca babasının, yastıkla anacığını nefessiz bıraktığına şahit olmuş. Ses çıkaramamış tabi korkmuş. Çalışma odasında ki kilitli sandıkta bulmuş dedesinin beylik tabancasını, o günden sonra da tetikte beklemiş, ânı bulunca da basmış tetiğe. Böyle ifade vermiş karakolda, öyle dedi muhtar.”
Böylesi hazin bir sonu hak etmemişti geçmişin simgesi Sarı Konak. Yine bir şeyler zıddıyla yok olmuştu. İyilik büyüyünce kötülük, merhamet küçülünce zulüm meydana çıkardı. Her şey zıddıyla bir gün mutlaka karşılaşıp vuruşurdu. Meydan, galip gelene kalırdı. Sarı Konakta acı çeken bu genç delikanlının hakkıydı.
Editör: Fatma Karataş