Satranç Ustası 3. Bölüm

Murat TÜZÜNTÜRK
…Bu turnuvada birinci olmuş ve sonraki 1.5 yıl boyunca katıldığı turnuvaların büyük çoğunluğunu tek başına kazanmış, sadece bir iki tanesinde birinciliği başka oyuncularla paylaşmıştı. Oynadığı oyunların hemen hemen tümünde galip gelmiş ve hiç yenilmemişti. Namağluptu. Arada az sayıda oyunu beraberlikle bitmişti. Bunu da yine taşlar planlamıştı. Her oyunu kazanmak fazlasıyla gerçek dışı olacağından, oyunların küçük bir kısmını berabere bitirmek daha akla yatkındı. Kısa süre içerisinde büyük usta unvanını almış, gitgide dünyadaki tüm oyuncuların korkulu rüyası haline gelmişti. İnanılmaz bir yükselişti bu… Bundan yaklaşık 1.5 yıl önce birdenbire, sırrı bilinmeyen bir sebeple başlayan bu sihirli olay, Mert’e inanılmaz bir başarı getirmişti. Hangi satranç tahtasında, hangi taş setiyle oynarsa oynasın; oynadığı her oyunda taşlar ona hamleleri fısıldıyordu.

Fakat o aslında tüm bu süreç boyunca huzursuzdu. Başlarda bu durum o kadar hoşuna gitmişti ki, kendini kaptırmış, oyun esnasında da numaradan düşünüyor gibi davranıp herkesi inandırmıştı. Hiç kimse bileğini bükemiyordu. Bunun, Tanrı’nın kendisine bir lütfu olduğunu, hatta seçilmiş bir kişi olduğunu bile düşünecek kadar ileri gitmişti. Belki öyleydi… Belki de bu onun hayattaki en büyük imtihanıydı. Ancak aklı başında bir insan olduğu için kendine geldiğinde sürekli “Bunu ben oynamıyorum. Bu bir hile” diye düşünüp tüm bunları hak etmediğine inanıyor ve de bu eşsiz yükselişe rağmen gerçek anlamda tatmin olamıyor, hatta pişmanlık duyuyordu. Hep “O hamleleri bulan ben değilim ki… Bu, rakiplerime büyük bir haksızlık. Herkesi, daha da önemlisi kendimi kandırıyorum. Buna bir son vermeliyim. O hamleleri oynamamalı, kendi oyunumu oynamalıyım. Başından beri böyle yapmalıydım. Bu, ben değilim. Tüm bunlar bana hiç yakışmıyor.” şeklinde utançla karışık son derece erdemli düşünceler içerisinde olmasına rağmen bir türlü taşların etkisinden kurtulamamış, numaralar yapmış ve bu durum sürüp gitmişti.

Tüm bu pişmanlığı perçinleyen şey ise, adaylar maçları esnasında dünyanın en iyi oyuncularından biri olan Rus büyük ustayı ezici bir biçimde yendikten sonra yaşanmıştı. Kendinden 15 yaş büyük olan ve çok zor oyun kaybetmesi ile ünlenmiş ‘çelik’ lakabıyla anılan yılların dev oyuncusu, Mert’e karşı aldığı ağır bir yenilgiden sonra kendini tutamayıp masada hüngür hüngür ağlamaya başlamıştı. Mert bu manzara karşısında inanılmaz derecede üzülmüş, rakibi kendine gelene kadar masadan kalkamamış, hatta onu teselli etmeye çalışmıştı. Fakat nafileydi. Rus oyuncu satrancı bıraktığını, bir daha oynamak istemediğini açıkladığında Mert büyük bir pişmanlık duyup kendini suçlamıştı. Tüm bunlara hiç hakkı yoktu. Aslında Rus oyuncunun bu kararı almasının yegâne sebebi Mert değildi fakat yine de bunda önemli bir payı olduğu yadsınamazdı. Yanı sıra, diğer tüm oyuncuların Mert’e karşı hırslandığını ve bu işin içinde bir iş olduğunu düşündüklerini seziyordu. Bütün bunlar artık çok sevimsiz bir noktaya gelmişti.

Öte yandan elbette ki bu yükseliş çok tatlıydı ve buna karşı koyamamış, kendini durduramamıştı. Kim durdurabilirdi ki? Taşların o büyülü cazibesi karşı konulmazdı ve ona başarı, turnuvalarda hatırı sayılır miktarda para ve dünya çapında ün kazandırmıştı. Kendini, sanki ruhunu şeytana satmış gibi hissediyordu.

Süregelen tüm bu gelgitler içinde Mert kendini dünya şampiyonluğu unvan maçında buldu. Dünya satranç tarihinde neredeyse eşi görülmemiş bir başarıya imza atarak büyük bir hızla en büyük oyuncular arasına girdikten üç ay sonra dünya şampiyonu ile oynayacağı 12 oyunluk unvan maçının ilkine çıkacaktı. Buraya gelene kadar bir buldozer gibi önüne geleni devirmişti. Bu, gerçekten sansasyonel bir olaydı ve taşlar onu dünya şampiyonu yapmak üzereydi.

Hem geç hem güç olsa da artık nihai bir karara varmaya çalışıyordu Mert. Uzun süren düşüncelerden sonra kafasında her şeyi netleştirmişti. Kararı kesindi. Esas zor olan ise bu kararı uygulamaktı. Maça hiç çıkmamayı da düşünmüştü, fakat bu korkakça olurdu ve ayrıca taşlara meydan okumak istiyordu. Ancak, bunun da ona nelere mâl olacağının farkındaydı. “Yapacağım.” dedi. “Artık yapmak zorundayım.”

*********

Aylar su gibi akıp geçti. Unvan maçının ilk oyunu başlamak üzereydi. Tüm satranç dünyası bu maça kitlenmişti. O anki dünya şampiyonu olan rakibi kendine son derece güvenir gibi görünse de içten içe tedirginlik duyuyordu. Salon hınca hınç izleyici doluydu. Kameramanlar yerlerini almıştı. Çıt çıkmıyordu. Hakem her şeyi son kez kontrol ettikten sonra siyahlara saate basmasını söyledi. El sıkışmasının ardından ilk oyun başlamıştı.

Siyah renklerle oynayan şampiyon, sakin bir savunma tercih etti. Çok temkinliydi. Biraz sonra yine her zamanki gibi Mert’in taşları kararlarını dile getirmeye başladılar. Bir süre Mert buna uyduktan sonra oyun ortası safhasına gelindiğinde vezir hamleyi dikte ettiği zaman “Hayır” diye içinden geçirdi. “Size ben hükmediyorum. Siz bana ne yapacağımı söyleyemezsiniz. Karar bana ait.” diye belli belirsiz kendi kendine fısıldayarak cesaretle kendi aklından geçen hamleyi yaptı ve saate bastı. Bu hamle çok etkili bir hamle değildi. Rakip hemen bunu fark ederek biraz rahatlama belirtileri gösterdi ve biraz sonra oynadığında, Mert’in taşlarının sözcüsü olan vezir sinirli bir şekilde bakarak “Dediğimi uygula! Ne yaptığını zannediyorsun?” diye adeta kükredi. Diğer taşlar da sessizce ve şaşkınlıkla bu anı izliyordu. Şah ilk defa biraz tedirgin görünüyordu. Vezir devam etti: “Şahımızı hiç kimse teslim alamaz! Burada verdiğimiz kararları yerine getir. Yoksa sonsuza dek kaybolur ve bir daha asla geri dönemeyiz. Bizim yaşamamız da senin ilerleyişin de tamamen bu kararları uygulamana bağlı… Hem sen şampiyon olmak istemiyor musun? Hamle Fil f5” dedi ve dondu. Mert, taşların asla yenilmek istemediğini ve nedenini şimdi anlamıştı. Demek sonsuza dek kaybolacaklardı. Aslında artık talimat almak istemiyordu fakat şimdi tereddüte düşmüştü. Soğuk terler dökmeye başladı. Birkaç hamle boyunca karşı koyamayıp yine her zamanki gibi vezirin sözünü dinledi.

Related posts

Hep Müsait Olma Tuzağı

Yapay Zekâ İle Yazılan Metinler

Kime Göre, Neye Göre Doğru?