Yazar Hakan Cucunel
Birinci Bölüm
Hocam, yakandaki flamingo ne? diye sordu Bora. Er gazinosundaydık. Oturduğumuz adı değişik mekân, sıcaktı ve bayat çay kokuyordu. Zaten soğumuş olan çayından büyük bir fırt aldı. Burnu, sürekli aktığı için kıpkırmızıydı. Yanıt bekliyor, yüzüme bakıyordu. Burnunu çekti. Dolu burnundan “fırk” gibi bir ses çıktı. Bu zamana kadar bu pembe çocuğun, süsüne dikkat etmeyişine şaşırdım. Dikkatlidir genelde. Başka soran da olmamıştı nedense. Sağ elim istemsizce yakama taktığım ve üzerinde küçük, pembe bir flamingo olan tel tokaya şefkatle dokundu. Ali Rıza, “o gün yoktu hocam bu” dedi. Kaç defa “İnsanlara “bu” denilmez” dedim Ali Rıza’ya ama dinleyen kim? Düşündüm. “o gün yoktu, evet” Yine burnunu çekti Bora. “Ona buralarda turna diyorlarmış.” dedim. Hiçbir şey anlamadan bakmaya devam etti. Daha fazla konuşacak gibi vurgulamadım sözlerimi. Bora, daha konuşacakmışım gibi yüzüme bakıyordu.
Mevsimleri unutmuştuk. Toprak, en az yarım metre derindeydi. Genelde buzun veya ezilmiş ve kayalaşmış karın üzerinde yürüyorduk. Kalın ve kat kat giyindiğimiz için kayıp düştüğümüzde bir şey olmuyordu. Toprağı da unutmuştuk. Çiçek, yaprak, ağaç gibi görüntüleri aklımızda bile canlandıramıyorduk. Ali Rıza, öyle olmadığını söylüyordu. “Ben ne unutcam hocam,” diyordu ama ben pek inanmıyordum. Onun unutmayacağı tek ayrıntı haftalık yemek listesi ve açlığıydı bence. Her şey yağan karın altında ve çağların gerisinde sessizliğe gömülmüştü. Kar demek, sesleri ebediyen susturmak demekti. Güneş, burada cansız, sönmeye yüz tutmuş bir çıranın ateşi kadar ısıtıyordu. Geçten geç doğuyor, kalın bulutların arkasında bir süre silik ve belirsiz görünüyor, ortalığı öylesine aydınlatıyor ve erkenden batıyordu. Güneş ne buraya ne de bu mevsime aitti. Nereden battığını bile anlamıyorduk. Sonra gökyüzü yine kararıyordu. Parlayan ve ısıtan bir güneş olmayınca dengem bozuluyordu. O günü yaşamadığımı zannediyordum. Kısa gündüzler, bitmeyecek gibi yayılan ve her yeri kaplayan geceler vardı. Günlerdir neredeyse hiç durmadan yağan kar, zaman algımızı bozmuştu. Kar taneleri kocamandı. Çay tabakları kadar büyüktü.
Hangi günde olduğumuzun zaten hiçbir önemi yoktu. Ve bütün bunların olması, iki hafta önce ansızın başlayan kar yağışıyla başlamıştı. İpek gibi yumuşacıktı ilk gün. Sevimliydi. Ama gücünü ve ısrarını fark edince bütün güzelliği kayboldu. Bu iki hafta sanki iki yüzyıl kadar uzun geliyordu bize. Buz, her yeri ve her şeyi ele geçiriyordu. Her şey donuyordu. Demire çıplak elle dokunmak kimsenin cesaret edemeyeceği bir işti. Dokunduğunuz yerde deriniz kalıyordu çünkü. Camların hem iç tarafı hem de dış tarafı donuyordu. En köşede ince bir uzantı beliriyordu önce. Neredeyse gözle görülecek bir hızla ilerliyordu bu ince kristal. Dallarını, damarlarını görüyorduk. Hiç bilmediğimiz bir canlı gibiydi. Karın damarlarıydı kristaller ve her yere uzanıyorlardı bir şekilde. Çok güzel görünüyorlardı aslında. Ama bu narin ve kırılgan uzantılar kısa süre sonra kazınması imkânsız kalınlıklara ulaşıyor ve dışarıyı görmemizi engelliyordu. Gerçek, içerideki sıcak ve kalabalık ortam mıydı yoksa beyazlığın ve soğuğun hükmettiği dışarısı mıydı?
Konuşmak istiyor insan böyle olunca. Konuşmayınca, sonsuz ve bitmeyecek duygusu veren beyazlık aklı boğarak öldürüyor. Küçültüyor aklı. Geçmiş silinip bir kırmızı mercimek gibi kalıyor. Kendi geçmişim bana bir başkasının anlattığı ve hiç de inandırıcı olamayan bir öykü gibi geliyordu. Konuşuyorduk biz de fırsat buldukça.
Böyle günlerden birindeydik. Acil Müdahale Mangasıydık. O gece göreve hazır bekleniyordu. Bir sorun çıkmazsa belli bir saatte görev bitiyordu ve biz uyuyorduk. Ali Rıza, Ümit, Ertan gazinodaydık. Bora yokmuş o gece. Uykumuzu kaçırsın, diye kim bilir kaçıncı çayımızı içiyorduk. Ümit; ayakta, otururken, susarken, bankta, taburede kısaca her an ve her yerde uyuyabilirdi. Kocaman elini, yanağına dayamış tam uyuyacakken, Ali Rıza “Hocam nasıl acıktım bilemezsin.” dedi. Nasıl bilecektim ki? Acıkmadığı zaman var mı, diye düşündüm. Yok, hep açtı. Ümit, tilki uykusundan uyandı. “Sen hiç doydun mu ki?” dedi. Ali Rıza, bir şey demeye niyetlendi sonra vaz geçti. Ümit “Sen hayatında hiç gerçekten acıktın mı?” diye sordu. Ali Rıza “Hocam, yalandan acıkılır mı?” diye bana çevirdi işi. Dudak büktüm. Ümit, mangadakileri eleştirmek istediğinde beni ayrı tutardı.
“Hocam, bunlar acıkmanın ne olduğunu bilmezler. Acıkmak dediğin, yedi sekiz saat kazma kürek salladıktan sonra olur. Kürekle kum aktarırken olur. El arabasıyla harç taşırken olur. Halin kalmaz. Gücün tükenir. Bunlar, deyim zanneder ama açlıktan ağzının suyu gerçekten de akar. O zaman açsındır ama bunlar nerden bilecekler?” dedi. “Hıh!” dedi sonra da küçümseyerek. Doğruydu söyledikleri. Bu Ali Rıza, tam olarak hiç doyamadığı için gerçek anlamda acıkmanın ne olduğunu da bilmiyor olabilirdi.
“Ümit” dedim, “Üç çeyrek demir borulara pafta açardık. Sabah başlardık, akşama kadar. Sekiz katlılar vardı, Evka 2 konutlarında. Onların terasına halatla su depolarını çekerdim. İngiliz anahtarı, elimin bir uzantısı gibi olmuştu. Borulara kendir sarmaktan, manşon sıkmaktan canım çıkardı. O zaman gerçekten acıkırdım ben”. Ali Rıza ve Ertan bu tip işlere hiç bulaşmamışlardı. Susup dinlediler. Sonra yine bir suskunluk oldu. Ümit, yanağını kürek gibi eline uydurdu. Bir ufak dalıp çıkacaktı uyku denizine. Görmezden geliyorduk bu kısa uykularını. Ertan, palaskasıyla oynuyordu. Beş dakika geçmemişti. Ali Rıza:
-Yaşı benden büyüktü ama ufak tefek de bir kızdı, dedi. Masaya bakıyordu. Biz, uyanıktık ama aklımız uyuklamaya çalışıyordu. Sanki asla anlatmayacağı bir konuyu zorla anlattırıyormuşuz o da utanıyormuş gibiydi. Ümit, girmeye hazırlandığı, kıyısına kadar yürüdüğü uyku denizinin yanında dikeldi. Dönüp yanımıza geldi. Yanağını elinden ayırdı hafif gülümsedi. Sıra dışı bir konunun açıldığını fark etti. Geriye doğru esnetti dev bedenini. Ali Rıza devam etti:
– Hocam söylemesi ayıp, yemin ederim sabaha kadar kemirdi dudaklarımı.
Özlemle güldü, sonra ekledi, “Kız öpüşmüyor, beni yiyordu sanki ben öpüşmeyi bu kızla sevdim” dedi. Bu cümleler, Ümit’i uyku isteğinden ayırdı. Gözlerini kısıp bir şeyler söylemeye hazırlandı ama vaz geçti, bana baktı.