Viyana’ya vardığımda ilk hissettiğim şey bir şehrin içine değil bir sessizliğin ortasına düşmüş olmamdı. Hava serindi, gökyüzü griyle mavi arasında kararsızdı. Tren garından çıktığımda kimse acele etmiyor gibiydi. İnsanlar yürüyor ama koşmuyordu. Bakıyor ama bakışlarını tüketmiyordu. O an anladım ki Viyana insanı hızından soyunduran bir şehir.
İlk sabah erkenden sokağa çıktım. Kaldırım taşları geceyi henüz bırakmamıştı. Stephansdom’un önüne geldiğimde katedralin gölgesi uzun bir suskunluk gibi üzerime düştü. İçeri girdiğimde ayak seslerim yankılandı. Sanki geçmişe izinsiz girmişim hissi uyandı. Mum ışıkları taş duvarlara çarparken zamanın nasıl bu kadar ağırbaşlı yaşlandığını düşündüm. Orada bir bankta oturup uzun süre hiçbir şey yapmadan durdum. Hayatın bazen sadece durarak da yaşanabildiğini Viyana’da öğrendim.
Şehri tanımak için Ringstrasse boyunca yürüdüm. Opera binasının önünde durup kalabalığı izledim. İçeri girmedim, dışarıda durmak daha anlamlıydı. Çünkü müzik binanın içinde değil dışarıda da vardı. Kulağımda gerçek bir melodi yoktu ama sanki her adımım ölçülüydü. Viyana’da yürürken insan farkında olmadan ritme uyuyor.
Öğle saatlerinde küçük bir kafeye girdim. Garson acele etmeden menüyü bıraktı. Kahve geldi, ardından uzun bir sessizlik… Yan masada yaşlı bir adam gazetesini okuyor, genç bir kadın defterine bir şeyler yazıyordu. Kimse kimseyi rahatsız etmiyordu. Kahvemi yudumlarken kendi hayatımdaki aceleleri düşündüm. Ne çok şeyi yetiştirmeye çalışmıştım. Oysa burada zaman kimseyi kovalamıyordu.
Bir günümü Schönbrunn Sarayı’na ayırdım. Sarayın bahçelerinde yürürken adımlarım yavaşladı. İhtişamın bu kadar sessiz olabileceğini ilk kez orada fark ettim. Tarih, Viyana’da yüksek sesle anlatılmıyor, kendini hissettirerek konuşuyordu. Sarayın pencerelerine bakarken içeride yaşayan insanların yalnızlıklarını düşündüm. Güçle birlikte gelen yalnızlık sarayın duvarlarına sinmiş gibiydi.
Belvedere Sarayı’nda Klimt’in Öpücük tablosunun karşısında uzun süre kaldım. İnsanların gelip hızla geçmesine şaşırdım. Oysa tablo, bakıldıkça açılan bir kapı gibiydi. Altın renkler göz alıcı değil içe çekiciydi. O an sanatın aceleyle tüketilemeyeceğini bir kez daha anladım.
Akşamları Tuna kıyısında yürüdüm. Nehir, şehir gibi sakindi. Güneş yavaşça çekilirken suyun üzerinde beliren renkler günün vedasıydı. Kendimi yabancı hissetmedim. Aksine sanki uzun zamandır gelmem gereken bir yere geç kalmış gibiydim.
Viyana’dan ayrılırken bavulum ağır değildi ama içim doluydu. Orada gördüklerimden çok hissettiklerim kaldı benimle. Bu şehir bana şunu öğretti: Hayat bazen ileri gitmek değil, durup dinlemekle anlam kazanır. Viyana bende kalan bir şehir değil, bende kalan bir zamandır.