Yazık Oldu

 

Yazar Ümmügülsüm Hasyıldırım

Bugün yine günlerden pazar. Yazsam mı yazmasam mı? Bir belirsizlik içindeyim. Acaba okur yazmamı bekler mi? Şöyle güzel bir öykü yazsam, biraz dramatik olsa. Biraz da insanın içini acıtan cinsten. Okuyucu öyküde duyguyu sever. Hislenmek, yazının içine girmek ister. Girmeli de…

Sabah sabah kahvaltı yapacaktı. Üstünde dumanı tüten, mis gibi, kokusu bir kilometre öteden duyulan çıtır çıtır kara fırın ekmeği olacaktı. Üzerine köy tereyağını sürecek, biraz da bal gezdirip çayla birlikte kahvaltı edecekti. Fakat hâlâ yazarın keyfini bekliyordu. Canı sıkıldı. “Nerede kaldı, okur bu kadar beklemeyi sevmez ki!” diye sinirlendi. Oysa ben onun bu hâline gülüyorum. Acelesi ne canım. Bugün modumda değilim. Önce ben bir kahvaltımı yapayım da sıra öykünün kahramanına da gelir. Beklesin.

Neyse istediğim gibi olmasa da öyküyü yazmaya başladı nihayet. Keyfim kaçtı. İştahım da. Çıkıp biraz nefes alayım. Hava serin ama soğuk değil. Tam yürüyüş havası. Kim bilir belki bir sevdiğim vardır. Öyküler aşk olmadan olmaz sonuçta. Yürürken karşıma çıkıverir. Çarpışırız belki. Onun elindekiler dökülür yere, ben hemen toplar eline veririm. O bana kızar. Yeşilçam filmlerinde olduğu gibi.

Yol, yazara mı yoksa karaktere mi yol verecek. Zaman hangi pencereden akıyor. Ben nerede durmalıyım. Öykü de müdahale ne kadar doğru. Yazar her yazının içine girmeli mi? Ya öykü yaşanmış bir olaysa! O zaman nasıl müdahale edecek? Hayali yazılar ne kadar yüreklere dokunur ki. Kurgu mu gerçek mi? Hakikat avaz avaz bağırırken kurguya gerek var mı? Neyse sonra düşünürüm bunları. Öykümün kahramanı ilerliyor.

Şehrin biraz kenarında ama işlek bir caddesine bakan, çam ağaçları ve ardıç ağaçlarının ağırlıklı olduğu, içinde kafe, oyun parkı ve bankların bulunduğu sıradan bir parka geldi. Yapraklar turuncu ile sarının karışımı, sonbaharın habercisi gibiydi. Yüreğini sıkan bir şeyler vardı ama bir türlü aldığı oksijen onu rahatlatmıyordu. Her geçen gün özlem karabasan gibi çöküyordu yüreğine. “Keşke kitabımı alsaydım” dedi kendi kendine. İleride salıncakta bir kız çocuğu sallanıyordu.

Annesi mi bakıcısı mı belli olmayan kadın, durmadan kızıyordu çocuğa. “Sus bi, telefonla konuşuyorum, şimdi patlatıcam tokatı suratına…” gibi söylenip duruyordu. Oysa çocuk sessiz, sakin salınıp duruyor, o kızdıkça burnunu çeke çeke ağlıyordu. Çocuk ağlıyor, kadın çileden çıkıyordu. Sanki onu ağlatan kendisi değilmiş gibi. Yavrucak salıncaktan yere inmek isterken düşünce kadın çıldırdı. Bastı tokadı yanaklarına. Kendini tutamayan Selim, kadına doğru yürüdü, ikinci tokadı indiremeden ellerini havada yakaladı, kolunu burkarak ittirince olanlar oldu. Kadın bastı feryadı. Herkes toplandı. Devriyedeki polisler koştular.

Kadına şiddet, diye ortalığı ayağa kaldırdılar. Kadın gözyaşları içinde kızını parkta oynattığını, bu yabaninin gelip çocuğu kaçırmaya çalıştığını falan söyleyerek filmi kurdu. Selim şokta ne diyeceğini şaşırdı. Bir kadına, bir insanlara, bir de polislere baktı. Resmen çocuk hırsızı olmuş, kadına şiddet fiilini gerçekleştirmişti.

Peki, hani Adalet, hakkaniyet. O çocuğun hakkı. Kimdi, annesi miydi? Çocuk onun ellerinde ne hâle gelirdi? O psikopat kadın bir cani daha mı yetiştirecekti? Selim ne olduğunu bile anlamadan kollarında kelepçeleri buldu. Oysa hayalinde bir sevgili bulmak vardı. Yeşilçam filmlerinden bir sahne hayal ediyordu. Ancak elleri kelepçeli polis aracına götürülürken ana caddede yarış yapan iki aklı evvel, arabayı Selim’in üzerine sürünce acı bir korna sesi duyuldu.

Yazık oldu karakterime. Zavallı ne hayaller kuruyordu. Ben çok üzgünüm. O parkta bir yavruya sahip çıkmak isterken özgürlüğünden oldu. Kız çocuğunu kurtaramadığı gibi kendi hayatından da oldu. Hayal dünyası alt üst şimdi. Ne Yeşilçam filmlerinden bir kare kaldı ne de hayal ettiği öykü.

Ağzının kenarından sızan kan hayatının sonu oldu. Ne için yaşarız, neyle karşılaşırız. Hayat bir varmış bir yokmuş hesabı, elveda dedi mi, der. Doğrusu sonucunu ben de bilmiyordum.

Edit: Orhan Özer

 

Related posts

Kıyaslama

Kaktüs

Bilinmezliğe Giderken