Bunca acı, bunca hiçlik, bunca yokluktan sonra ne desem ne yazsam içimdeki boşluğun yeri dolmaz. Kelimeler susmanın kıyısında kırılgan birer gölge gibi bekliyor. Dil kalbin yangınına su taşımaya çalışan yorulmuş bir karınca. Oysa içimdeki ateş ne suyla diner ne de körükle alevlenir. Kalakaldım öylece. Belki de mesele ateşi söndürmek değil ateşin kimden geldiğini hatırlamaktı. Çünkü derler ki ateş de su da O’ndandır. Yakan da O, yanan da O…
Hiçlik… Ne ağır bir kelime. İnsanın en çok korktuğu uçurum, meğer en derin rahmet kuyusuymuş. Varlık sandığım ne varsa soyulup döküldükçe geriye derinleşen sessizlik kalıyor. O sessizlikte bir nabız atıyor: “Ben.” Ama hangi ben? Etten, kemikten, gururdan, kırgınlıktan yapılmış ben mi yoksa adını koyamadığım o ince titreşim mi? İçimde sesler var: biri “Yok oldun.” diyor, diğeri “Asıl şimdi varsın.” bir diğeri, “Sus” diyor. Hangisi doğru? Belki de hepsi. Yokluk, varlığın eşiğinde hep nöbette.
Bir zamanlar cümlelerim kalabalıktı, süslü kelimelerle kendime bir saray kurmuştum. Şimdi harfler dökülüyor duvarlarımdan. Sanki görünmez bir el her şeyi sadeleştiriyor. Eşyayı, anlamı, beni… Eşyadan soyundukça kalbim hafifliyor ama canım acıyor. Çünkü alışmışım yüklerime, zincirlerimi bile bile takmışım bileklerime. Şimdi biri çözmeye kalkınca özgürlük bile yara gibi sızlıyor. Esir ettiğimi sandıklarımın esiri olmuşum.
Tasavvuf büyüklerinin dediği gibi varmaksa kendime sonunda eğer yürüdüğüm bu yol taşlı ve dar. Nefsin sesi, kalbin fısıltısını bastırmak için türlü oyunlar kuruyor. “Sen” diyor, “Sen önemlisin, sen kırıldın, sen yoksun.” Oysa kalp başka bir isim söylüyor: “Hu.” O isimde ben eriyorum. Eridikçe korkuyorum, korktukça tutunmak istiyorum. Ama tutunduklarım kumdan kaleler gibi dağılıyor. Demek ki dağılsın diye varmış diyorum, güvenmek istiyorum. Teslim olmak istiyorum. Her şeyden vaz geçip bir ara kayboluyorum.
Bunca acıdan sonra şunu seziyorum: Acı, kapıyı çalan bir misafir. Onu kovdukça daha sert vuruyor. Buyur ettiğimde ise usulca içeri girip pencerelerimi siliyor. Işık giriyor içeriye; mavi, yeşil, mor… Kendimi gördüğümü sandığım her yerde aslında O’nun tecellisinden başka ne var? Ben dediğim şey, dalganın köpüğü belki; deniz ise çok daha derin, çok daha sessiz. Köpük bir var bir yok.
Hiçlik, bir boşluk değil gizli bir davettir. “Gel, kendinden vazgeç.” derken kendine davet eder. En zor ibadet belki. Namazda eğilmek kolay, kalpte eğilmek zor. Dil “Teslim oldum.” derken içimde bilmediğim bir direnç kıvranıyor. Nerden geliyor bu kendimi sürekli yetersiz hissetme, terkedilme hissi bilmiyorum. Ama her kaybedişte bir sır açılıyor: Kaybettikçe hafifliyor, azaldıkça çoğalıyor, yok oldukça da genişliyorum. Aslında sorunca cevap geliyor, ama her seferinde daha derin daha anlaşılmaz sorularla elbette.
Bunca yokluktan sonra ne yazsam yeri dolmaz. Çünkü dolması gereken yer kelimelerle dolmaz. Orası; sükût, secde ve gözyaşıyla dolar. Belki de yazmak, o dolmayacak yere saygı duruşudur. Bir iz bırakmak değil, izden silinmek arzusudur.
Şimdi içimde ince bir esinti var. Ne tam huzur ne tam hüzün. İkisi arasında bir eşik. Orada bekliyorum. Kendimden geçmeyi, kendime varmayı. Biliyorum ki yol uzun değil aksine bir adım kadar… O adım da benden O’na değil, benden vazgeçmeye. Ve belki o zaman anlarım: Bunca acı, bunca hiçlik, bunca yokluk, aslında bir doluluğun eşiğiymiş.