Yolun Kendisi

Yazar Kenan Döngü

Otobüs, gecenin omurgası boyunca ilerliyordu. Asfalt, farların ışığında kısa bir an görünür oluyor, sonra tekrar karanlığa karışıyordu. Bu gidiş, yalnızca şehirler arasında değil; düşüncelerle hatıralar arasında yapılan uzun bir yolculuktu. İnsan, bir otobüsün koltuğuna oturduğunda bedenini değil, asıl ruhunu emanet ediyordu yola.

Zehra, cam kenarında oturuyordu. Camla alnı arasında çok ince bir mesafe vardı; sanki biraz daha eğilse düşünceleri dışarı sızacak, geceye karışacaktı. Cam soğuktu ama tanıdıktı. Soğuk, bazı hatıralar gibi: yakıcı olmayan, ama uzun süre kalan.

Otobüsün içi, birbirine dokunmadan taşınan hayatlarla doluydu. Herkesin elinde başka bir bilet, başka bir yön; ama aynı titreşim. Koridorda asılı duran sessizlik, motorun ritmiyle bölünüyor, sonra yeniden toparlanıyordu. Bu ritim, Zehra’ya zamanın kalp atışı gibi geliyordu. Düzensiz değil, ama merhametsiz.

Yan koltukta oturan adam, sürekli pencereden dışarı bakıyordu. Sanki bir şeyi kaçırmaktan korkuyordu; oysa yol, hiçbir manzarayı geri vermezdi. Arka sıralardan bir çocuk öksürdü; annesi elini ağzına götürdü, ama öksürük yine de yayıldı. Zehra düşündü: İnsan sesi, en çok böyle anlarda gerçektir kontrolsüzken.

Muavin çay dağıttı. İnce belli bardaklar, küçük tepside titreşiyordu. Zehra çayı eline aldı ama içmedi. Buharına baktı. Buhar, yukarı doğru çıkıyor ve sonra kayboluyordu. İnsan da böyleydi; yaşadığını sanırken çoğu zaman sadece yükseliyor, ama nereye gittiğini bilmiyordu.

Bir mola yerinde durdular. Işıklar açıldı. Kapılar gıcırdayarak açıldığında, dışarıdan soğuk ve benzin kokusu girdi içeri. İnenler oldu. Dönenler oldu. Gitmeyip kalanlar… Zehra inmedi. Onun için bu yolculuk bir varış değil, bir düşünme hâliydi. Bazı insanlar bir yere ulaşmak için değil, kendilerinden biraz uzaklaşmak için yola çıkar.

Yol yeniden başladığında, otobüs daha ağırdı sanki. İnsan, karar verdikten sonra değil; karar vermeyi erteledikçe yorulurdu. Zehra cebindeki bileti çıkardı. Tarih, saat, koltuk numarası… Hepsi çok netti. Ama asıl eksik olan şey şuydu: Neden?

Zehra düşündü: İnsan kaçtığını sandığı şeyleri gerçekten geride bırakabilir mi? Yoksa onları sessizce yanında mı taşır? Otobüs ilerledikçe, o da içinde taşıdığı cümleleri tartıyordu. Söylenmemiş sözler, söylenenlerden daha ağırdı. Çünkü yönleri belirsizdi.

Gece derinleşti. Yol daraldı. Otobüs virajlarda hafifçe sallandı. Bazıları uyudu. Uyku, yolculukların en masum inkârıydı. Zehra uyumadı. Uykunun, düşüncelerini yarım bırakmasından korkuyordu. Bazı düşünceler, tamamlanmazsa insanın içine çökerdi.

Son durak anonsu yapıldığında, ses mekanikti ama etkisi insandı. Otobüs yavaşladı. Zehra ayağa kalktı. Bir an durdu. Valizini alırken, içinden bir şeyin geride kaldığını hissetti; ama ne olduğunu çıkaramadı. Belki de ilk kez, kaybettiği şeyi tanımlamak zorunda değildi.

Otobüsten indi. Kapılar kapandı. Motor yeniden çalıştı. Otobüs uzaklaştı.

Zehra kaldı.

Ama bu kez yalnız değildi.

Yol, onun içindeydi.

 

Related posts

Taşkent’te Tarihi Başarı

İstanbul’da Bu Hafta Sanat Dolu Etkinlikler

@okuryazaratölyeler’de İlk Mezuniyet Heyecanı