@okuryazarkitaplar Gururla Sunar…
Gri paltosunun örttüğü bacaklarını üst üste atıp, bağcıklı siyah botlarını sallıyor olmasa, uzaktan bankın bir parçası gibi görünecekti. Gözlerine kadar inen fötr şapkasının altında yitip gitmiş, denizin derinliklerine dalmış gibi oturuyordu. Etrafında koşuşturan çocukların cıvıltılarını, martıların çığlıklarını duymuyor, heykel mi yoksa sahici mi belli değildi. Seyyar çaycı arabasını iterek önünden geçerken “Çayyy” diye bağırdı. Cep delik cepken delik olsa da hâlâ cebinde bir çay alacak parası vardı; şimdi burada bir sigara tellendirmek keyifli olurdu ama karnı açtı, vazgeçti. Okuldan eve döndüklerinde annesinin, ablası ve onun için düzenlediği çay partilerini hatırladı. Anacığı onları hissettirmeden sımsıcak sorgulardı. O ikindi sohbetlerinin tadına varmak için eve de okula da koşarak gider gelirlerdi. Annesinin nasihatleri hep masal tadında olurdu. “Ellerin eli hoyrattır kırarlar kolunuzu kanadınızı” dediğini bugün, loş soğuk nezarethanedeki kalın duvarlı sorgu odasında yazılan gözaltı hikayesinde bir kez daha hatırlamıştı. Kırılmış mıydı kolu kanadı? Tepedekilere kalemini uzatıp öne arkaya sallayınca ancak ellerini kelepçelemişlerdi. Kalemini satmadıkça güçleri yetmezdi, kıramazlardı.
Deniz kokusunu derinden derine içine çekti. Izgara balık kokusu geldi burnuna “Ohhh mis” çimenlere şöyle bir baktı, bir tabak tepeleme roka salatası, “Sık limonu dök zeytinyağını, dök nar ekşisini… Yok ya nar ekşisiyle tatlımsı oluyor, salata dediğin ekşi olacak. Eyyy açlık sen nelere kadirsin mis gibi iyot kokusunu ızgara balık kokusuna çevirdin ya ne diyeyim yuh olsun!”
“Memleketi kurtaramadın bari ablanı mutlu et Müştak, adam ol Müştak!” Babası ara sıra dikilirdi karşısına işte yine oradaydı. “Halkımın mutluluğu baba, eşitlik; fırsat eşitliği, eğitim eşitliği, haksızlıklar baba, güçsüzlere adalet” demek geldi içinden, eskiden olsa haykırırdı da diyemedi. “Yarın” dedi kendi kendine “Yarın” bir olta bir kova edinip balık tutmaya gelecekti. Ablasına sürpriz olurdu, akşam bahçede yakacak mangalı, pişirecek balıkları, iki de patlıcan közleyip yapacaktı köpoğlunu… Ablası ona yarı ana olmuş, az mı kahrını çekmişti.
Anasının gözbebeği Müştak, iyi eğitim görmüş, üstelik iki lisan biliyordu. Adı üstünde o özleyendi ülkenin refahını özlüyordu. İdealistti, güçlü kalemi sapan olmuş, fırlattığı taşlarla sırça köşklerdeki kargaları ürkütmüş, kendini çalıştığı gazetelerin kapısında bulmuştu. Yazdığı kitaplar yayınevlerinden geri çevrilmişti. Zaman zaman kitap çevirilerinden üç beş kazansa da tazminat paraları, avukat paraları, mahkeme masrafları derken bir türlü iki yakası bir araya gelmemişti. Ablası da kocasından, babasından kalanı kardeşinin ayakları altına sermiş, hâlâ elinde avcundakini onunla paylaşıyordu. Ölen eniştesinden kalan evde yaşıyorlar, ablasına bağlanan emekli maaşıyla geçiniyorlardı. O tutucu, örümcek kafalı eniştesinin maaşıyla karnını doyurmak ağrına gidiyordu da neyse… Aşkları da olmuştu olmasına, ya gazeteden kovulduğu gibi kapının önüne konmuş ya da o, bir başkasına daha fazla âşık olup çekip gitmişti. Kısaca ne aşkta ne işte dikiş tutturabilmişti. “Vay be sıfıra sıfır elde var sıfır” dedi.
Eve gitmek üzere yerinden kalktı. Yolu uzatıp çimenleri ezmemek için kenardan kenardan yürüyordu ki burnunda ıslaklık fark etti. Eline kan bulaşmıştı. Paltosuna bulaşırsa temizletmek falan hemen çöktü kaldırıma oturdu. Başını iki bacağının arasından yere eğdiği sırada arkasından biri “Ey ahbap başını arkaya atacaksın üstü başı boş ver şimdi” diyerek saçlarına yapıştı. Kocaman eller burnuna kağıt mendil tıkamaya başladığında canı yandı. Parlak kırmızı bandanayla geriye çekilmiş simsiyah saçların çevrelediği sert ve kemikli yüzü aydınlatan bir çift yeşil gözü hayal meyal gördü. “Kadınmış” dedi. Bir müddet öylece kaldı. Kız “Başın falan dönmüyorsa kalk en yakın eczaneye gidiyoruz, tansiyonunu ölçtürelim” dedi. Müştak “Ne bet ses yarabbi karga mübarek” diye içinden geçirdi. “İyiyim iyi, sağ ol sen işinden gücünden olma ben ağır ağır giderim.” Kız bir kahkaha attı “Ya benim holdingde toplantım vardı, hay Allah ne işi ya sen ne diyon bizim satışlar geceleri olur o da şansımız varsa hadi kalk gir koluma”
Müştak “Anladım” dedi. Kılık kıyafetinden belliydi, karakolda rastlamışlığı vardı, nasıl aşağılandıklarını nasıl hırpalandıklarını görmüştü. İsyanlarının feryatlarına gürültü diyenlere değil feleğin çemberine olduğunu bilirdi, anlardı. İşte bu kız çocukları için erkek ağlamaz diyerek duyguları hadım edilen; ananın, bacının namusu senden sorulur denilerek eline silah tutuşturulan, harcanan erkek çocukları için kılını kıpırdatmayanlarla yıllardır mücadele ediyordu. Dahası da vardı, bu çocukların anaları mektep yüzü gösterilmeyerek eli kolu bağlanan, dayakla kötekle dili lâl edilen kadınlar… Başlık parasını denkleştiremediği için kapılardan kovulan delikanlılar… Öküzüyle eşdeğer görülerek değer biçilen, elinin kiri diye adlandırılan, kadından doğurganlık bekleyen, üstüne kuma getirdiğinde haklı görülen, erkekleri yetiştiren de kadınlardır diyerek temize çıkanlardan hesap sormuştu.
Yanındakinin yamuk yumuk olmuş topuklu pabuçlarıyla yürümesi iyiden iyiye zorlaşmış sağa sola yalpa vurmaya başlamışlardı, kendinin de başı dönüyordu. “Şu banka oturup biraz dinlenelim.” dedi. Otururken fark etti ki kız onun ikisi gibiydi aklı takıldı.
– Adın ne senin?
– Adımız mı kalmış.
– İstersen söylemeyebilirsin öylesine sordum.
– Memo yani Memoş.
Memoş dilinin döndüğünce hikayesini anlatmaya başladı. Hepsinin öyküsü üç aşağı beş yukarı aynıydı. İşte memleketin kanayan bir yarası daha. Eğitilip meslek edindirilmek yerine dışlanan hor görülen bir çocuk daha.
Bu defa Memoş sordu:
– Senin adın ne, ne iş yaparsın?
– Adım Müştak, balık yakalarım.
Oysa kedi olalı bir fare bile yakalayamamıştı. Birbirlerine dayanarak yürümeye devam ettiler, güç bela önce eczaneye ardından eve vardılar. Ablası bahçedeydi onları kol kola görünce “Demek yetmedi kelepçelerle yaşadığımız rezillik, değişiklik olsun diye şimdi de bunu taktı koluna geliyor. Yakıştı mı sana Müştak, ey büyük Allah’ım sen bilirsin” dedi. O da iyi eğitim almıştı ama diploması çeyiz sandığının dibinde unutulanlardandı. İkili yaklaştıkça Müştak’ın burnundaki tamponları gördü telaşlandı. Dayak mı yemişti o, canı ciğeri kardeşine vuranların elleri kırılsındı. Müştak “Tansiyonum çıkmış” Memoş’u işaret ederek “Yardımcı oldu sağ olsun” dedi. Memoş “Ev arkadaşım meraklanmıştır eve dönmem lazım hadi geçmiş olsun abi” diyerek yürüdü gitti.
Müştak yatağa uzandı, sanki kafasının yerinde bir gülle vardı ve kulaklarını uğuldatıyordu. Gözlerini tavana dikti. Babası ordaydı “Müştak gel vazgeç artık, bak sağlığından da oldun olmuyor olmuyor işte” diyordu. Evet olmuyordu ama işsizlikten bitap düşmüş insanları ateş üstünde yürütenler, mideye indirdikleri bal böreğin hesabını ödemedikçe vazgeçmeyecekti, vazgeçemezdi. “Sen” dedi babası “Sen, karanlıklar içinde birilerini taşlayıp fırtınalar koparıyorsun oysa gökkuşağını görebilmek için göstermek için güneş gerek. Mesele güneş olabilmekte anla artık, kalemin, hakkını aradığın insanların dili olsun.”
Haklıydı dans eden kibirli kar tanelerini yere düştüğünde yok eden güneşti. Memoş’un öyküsünde kalemi kimseyi taşlamayacak, ürkütmeyecek, o görmezden gelinen, yok sayılan insanların tatlı dili olacaktı. Bundan böyle çelişkilerle güçlenen zihniyeti değiştirmek için uğraşacaktı. Gözlerini kapattı bembeyaz bir ışık huzmesinin derinliğine daldı gitti.
Sabah erkenden kuşlar gibi hafif ve hür uyandı, doğruca balıkçı Rızaya gitti.
– Oğlum bana bir olta temin et.
– Abi ne oltası al dükkân senin, işte balıklar.
– Oğlum sen dediğimi yap, temin edecek misin etmeyecek misin onu söyle?
– Ayıp ediyorsun abi hemen hallederiz, sen otur bir çay iç.
Müştak onların kahramanıydı. Müştak’ın elindeki kelepçelerin cesaretinin simgesi ve attığı taşların isabet ettiğinin göstergesi olduğuna inancıyla polislerin arasındaki gururlu vakur duruşuna hayrandılar. Rıza çırağına seslendi:
– Gel lan kopil
Çocuk aşure tenceresi gibi göbeğini sallaya sallaya koştu geldi.
– Müştak Abi’mi bizim balıkçı tayfasının yanına götür sonra da haytalık yapmadan çabucak gel.
Çırak önde Müştak arkada yürüdüler şimdi hep kalem sallayan elleriyle deniz kıyısında olta sallıyor bir yandan düşünüyordu. Memoş’un yaşadıklarını tahmin ediyordu, hatta gözünün önünde canlanıyordu da ondan dinlemeliydi. Kimbilir nerede rast gelecekti. O akşam mangaldan yayılan duman bulutunun içinde ablasıyla dünden kalanları, bugünü, yarınları konuştular.
Havalar iyiden iyiye soğumuştu. Memoş’a rastlamak umuduyla her akşamüstü sahilde yürüyüşe çıkıyordu. Çaycılara, boyacı çocuklara soruyordu, meraklanmaya başlamıştı “Kimbilir başına ne geldi?” diyor, gün günden umudu tükeniyordu. O gün yine bakınırken Memoş’u kayalıkların tepesine tünemiş süklüm püklüm otururken gördü. “Aşağı gel ahbap ben oralara tırmanamam” diye seslendi.
– Nerelerdesin, ne bu halin?
– Ev arkadaşımı kaybettim abi.
Gözleri yaşlıydı. başını öne eğdi. Annemi, şu yalan dünyada beni tek sevenimi kaybettim.
Banklardan birine çöktüler. Başını Müştak’ın omzuna dayadı katıla katıla ağlıyor bir yandan anlatıyordu; “Ben babamın hayal kırıklığıyım abi dört kızdan sonra oğlu olmuş yedi kurban kesmiş adam, düşünsene abi şu gördüğün oğlu için benim için ya. Çocukken fark edilmedi farklılığım dört ablanın arasında kaynayıp gittim. Sağlık Meslek Lisesi’nde okurken anladı babam onun bildiği erkeklik ben de yok. Elin dili durmuyordu, utanıyor, öfkeleniyordu. Sonunda dayanamadı doğrulttu bana silahı, anam atladı önüne kurşunlara hedef oldu. Ben kaçtım sokak kapısına varmıştım ki bir silah sesi daha… sıkmış kafasına…. Benim yüzümden anam yatağa mahkum oldu babam mezara girdi. Bana nefes almak haram da anam soluk alsın, ilacı doktoru derken ben kim gurur kim sattım onurumu üç kuruşa oldu bitti.” Memoş anlattıkça anlatıyordu. “Büyük olan iki ablam çocuklarına kötü örnek olurum diye zaten evlerine sokmuyorlardı. Kocaları gelmelerini de yasakladı analarını göremediler bile… Küçük iki ablam da kayıp, nerde ne yapıyorlar belli değil. Ben ailenin felaketiyim abi. Deprem gibi yangın gibi sel gibi facia sebebiyim” diyerek başını arkaya yasladı içini çekti. Müştak hiç ses çıkarmadan dinlemişti. Bu kadarını beklemiyordu. Ona yapılan haksızlıkların sorumluluğunu yüklenmişken bu ağır ve kasvetli yükle yapayalnız çırılçıplak kalmıştı, bu yükü nasıl taşıyacaktı? Cebinden mendilini çıkarıp verdi. Sırtını sıvazladı, konuşmaya başladı. Onun öyküsünün ayazın güçlendirdiği buzdan kralları eriten güneş olacağına bu yorgun bedbin genci inandırdı. Günlerce Memoş anlattıkça anlattı, Müştak dinledikçe yazdı da yazdı.
Bahara erdiklerinde bir sabah Müştak ‘İki Kaybeden’ koltuğunun altında Bab-ı Ali yokuşunu tırmanmaya başladı. Müştak kaleminin bedelini öderken okul arkadaşı Yakup yazdıklarının kazancıyla yayınevi kurmuştu. Yakup’un odasına girince elindeki kalın dosyayı masanın üstüne bıraktı. Arkadaşı dosyayı görmezden gelerek “Ben de seni arayacaktım iki tercüme var” dedi. Müştak dosyayı Yakup’a doğru itince “Yapma arkadaşım sana kaç kere söyledim beni de yakarsın” dedi. Müştak, “Oku sonra konuşalım” diyerek oradan ayrıldı. Yakup arkadaşının hatırı için okumaya başladığı yazılanları bir solukta bitirmiş, yayınlamaya karar vermişti. “İki Kaybeden” güneşin ortalığı iyiden iyiye ısıttığı günlere varmıştı.
Sahnedeydiler. Salon tıklım tıklım doluydu. Yılın en çok satan kitabı ödülünü alacaklardı. Öğleden sonra da memleketin en büyük film şirketiyle sözleşme imzalayacaklar, hayat hikayesinin yaşayanı filmin kahramanı olacaktı. Müştak “Yalnız değiliz” diyerek elindeki güneş gibi pırıl pırıl parlayan koskocaman ödülü sol yanında ablası, sağ yanında Memoş’la birlikte havaya kaldırdı. Filmin ve kitabın geliriyle vakıf kurulacaktı. Vakfın başkanı diploması sandıkta unutulmuş öğretmen hanımdı.
Babası yine karşısındaydı “Gördün mü Müştak, her şey ama her şey mutlu etmekle başladı” dedi.