@okuryazarkitaplar Gururla Sunar…
İki sabahtır adeta göğsüne oturmuş pençelerini temizleyen kocaman bir boz ayıyla uyanıyordu, oysa yalanıp duran şişko tekiriydi üzerine çöken. O da olmasa dünyaya dair anlam taşıyan hiçbir şey kalmamış gibi hissediyordu. Zihni tam curcunaydı, aklına gelen her düşünce her fikir birbirinin üstüne binerek içinden asla çıkılamayacak kocaman bir kaos oluşturuyormuş gibi geliyordu ona. Ne kelimelerin büyüsünü ne yazmanın getirdiği o muhteşem coşkuyu hissediyordu artık. Bitmiş miydi buraya kadar mıydı tüm umudunu bağladığı yeteneği? Neredeydi ucunu hiç bıkmadan sivrilttiği, dibinde dişlerinin izini taşıyan kalemlerine duyduğu heves, ya neredeydi o kâğıt kokusunun verdiği neşeli duygu? Hepsini bir çuvala koyup atmalı mıydı? Devamlı uğuldayan beynini ne yapacaktı peki? Şehrin, o insan hayatına doymaz canavarın, küçükten büyüğe herkesi çileden çıkaran böğürtüsü müydü yazmayı bile anlamsız kılan? Oysa şehir hep vardı, hep oradaydı. Belki söyleyecek yeni bir şey kalmamıştı, bu korkunç olasılığı düşünmek bile istemiyordu.
Zorlukla kalktı yatağından, kollarını iki yana açıp iyice esnetti ağrıyan bedenini, söylene söylene günlük rutinine başladı. Önce tekirini besledi, aç hayvanın miyavlaması bile beynini tırmıklıyordu. Ardından iki kalın dilim bayat -mutlaka bayat, ekmekle, birkaç kibrit kutusu -bayılırdı bu tanıma, kenarından küflenmeye başlamış peynirden oluşan kahvaltısını edip kahvesini hazırladı, masasına oturdu, sol tarafına yığılı kâğıt demetinden temiz bir tanesini önüne çekti, yarım kalmış kalemini eline aldı. Kaç saat öylece oturdu, yazdı, yırttı, buruşturup sepete basket attı, yok, olmuyordu, eskiden kelimeler sel olur akardı kaleminin ucundan. Kahramanlarını canlandıramıyordu, ruh üfleyemiyordu romanına, giderek güdükleşiyor muydu hayalleri, fikirleri, yoksa günlük rutini miydi yazmasını engelleyen, heyecan mı istiyordu ruhu?
Şehirde yaşayıp hayatta kalabilmek heyecanın doruğuydu aslında. Sessizliği mi denemeliydi, neden şöyle dağ başında minik bir kulübede bedenini de ruhunu da dinlendirmiyordu? İyi de nereden bulacaktı o kulübeyi? Birden aklına geçen sene emekli olmuş Galip Dayı geldi. Yaşlı adamla bazı akşamlar çilingiri kurup, birer kadeh rakı eşliğinde ettikleri uzun sohbetleri düşündü, lüks bir çorbacıda çalışan adamın anlattığı insan hikayeleri ne çok ilham vermişti ona. Keşke şehre dayanamayıp kaçmasaydı köyüne. Köy, dağ, orman, sonsuz sükûnet, işte aradığı bütün bu güzellikler yalnızca bir telefonun ucundaydı.
Üç gün sonra sırt çantasına tıka basa kağıtlarını, kalemlerini doldurmuş, yanına üç beş çamaşır, çorap, iki t-shirt sıkıştırmış düşmüştü yola. Karanlık inmeye başlamıştı kulübeye vardığında. Derme çatma yapı pek de davetkâr görünmüyordu ama o da lüks peşinde değildi zaten, başını yağmurdan koruyacak bir çatısı, istediğinde içeri kaçıp dünyaya kapayacağı bir kapısı vardı ya, yeter. Etrafına şöyle bir göz gezdirdi, üzerine kalın bir şilte atılmış tahta kerevet, duvardaki çiviye asılmış gaz lambası, köşeye dayanmış küçük bir masayla tahta sandalye. Her türlü konfora sahip evinden sonra bu viraneye alışması biraz zor olacaktı ama zorlukların insanın düş gücünü kamçılayan bir yanı olduğu söylenmez miydi, büyük eserler çekilen büyük acılarla ortaya çıkmamış mıydı? Gözü masanın üzerine takıldı, ne anlayışlı adamdı Galip Dayı, iki büyük şişe rakıyı bile ihmal etmemişti, köyde bulunmuyordu herhalde. Sabah, rüzgârın kulübenin çevresini saran çınarların yapraklarında dolanan keyifli hışırtısıyla uyandığında bir an şaşkınlıkla etrafına bakındı, doğanın tam göbeğindeydi işte. Sis basmış aşağılarda köy hayal meyal görünüyordu. Yiyecek bir şeyler almak için oraya kadar ıslık çala çala yürümenin beynine, ruhuna iyi geleceğine emindi, hem Galip Dayı’yı da görecekti, özlemişti. Dışarı çıktı, ellerini pantolonunun ceplerine sokup bacaklarının üstünce hafifçe yaylanırken kapının hemen yanında bir direğin üzerinde yazıları okunmayan tahta tabela dikkatini çekti. Durdu, düşündü, hafifçe gülümsedi beyaz bir taş parçası arandı ve tabelanın üzerine yamuk yumuk
Nüfus:1
Rakım: Buzsuz
Yazdı, gülümsemesi tüm yüzüne yayıldı, kahkaha oldu, kahkahası dağlardan yankılandı. Galip Dayı’nın sevgi dolu kucaklaması, bahçesinde içilen demli çaylar, ayaklarının dibinde yemlenen paçalı tavuklar çok iyi geldi, içini ferahlattı. Birlikte köyün bakkalına gittiler, yaşlı adamın gerekli malzemenin yanında fazladan birkaç somun ekmek aldırmasına aldırmadı ama tuhafına da gitmedi değil. Merak dolu gözlerle bakınca Galip Dayı muzipçe göz kırpıp kenara çekerek “Bak” dedi, “Seni korkutmak istemem ama bilmen lazım, buralarda hiç vahşi hayvan bulunmaz, yalnız bizim Satı Kadın’ın bakıp büyüttüğü Kocaoğlan dışında. Zaten o da vahşi değil. Bunun kocası bir seyahatinde henüz yavruyken yolun kenarında adeta ağlarken gördüğü, kıyamayıp alıp getirdiği ayı, zamanla köyün maskotu oldu. İnsandan korkmaz, hatta bazen kendinin de insan olduğunu düşündüğünü bile sanıyorum. Saldırmaz, korkma, bir tek kötü huyu var acıktıysa yiyecek çalar. Onun için fazla ekmek aldırdım sana, kapına gelirse bir somunu fırlat, havada kapıp yemeğe bayılır.” Biraz tedirgin olmuştu ama bir taraftan da merakı uyanmıştı, insancıl bir ayı nasıl bir yaratık olabilirdi? Kulübeye dönüp yiyecekleri yerleştirirken kapıyı sıkıca kapamayı unutmadı. Karnını doyurup masaya oturdu, kağıtlarını önüne çekti, kalemini dişlerinin arasına yerleştirdi. Doğanın büyüsü, kokusuyla, sesleriyle romanı için biçilmiş kaftandı ama kelimelere dönüştüremiyordu. Beyninde bir ayı dans ediyordu, ‘Ayı ve ben, ayının intikamı, kendini insan sanan ayı, ayıların aşkı, süper ayı Toraman, yüz verirsen ayıya gelir eder halıya’ bir türlü konsantre olamıyordu ayı yüzünden, aşk romanında ne işi vardı ayıların? Olandan bitenden bihaber hayvana sunturlu bir küfür yollayıp kalktı masadan. Uzun süre dolandı odada, kahve yaptı yeniden oturdu, tuvalete gitti tekrar oturdu, kâğıt toplarını tekmeleyip oturdu, kapının önüne çıktı tertemiz havayı adeta yudumladı ama fazla uzaklaşamadı, neme lazım henüz hazır değildi Kocaoğlan’la tanışmaya. Güneş battı, oda usul usul karardı, kâğıt topları köşede birikmeye devam etti, yazılan bir satır dahi yoktu.
Günler geçti, şehrin gürültüsünden, karmaşasından kaçmış ama kafasının içinde kendi kendine yarattığı türlü olumsuzluklarla yüklü duygu sarmalından kaçamamıştı. Yazamıyordu işte, mekânın da bir etkisini görmemişti, bu defa sessizliğin uğultusu dolanıp duruyordu kulaklarında. İç sıkıntısı koskoca bir kaya olmuş göğsüne iyice yerleşmişti ve giderek ağırlaşıyordu. Bu kadar ısrar etmese, kendini bırakıverse hayatın akışına belki her şey yoluna girecekti, bilemiyordu.
Bunalımın dibine vurduğu bir akşam rakı şişesini açtı, peynir ekmek zeytini dizdi, ne kadar içtiğini bilemeden sızdı kaldı. Kabuslu gecenin sabahı bir homurtuyla uyandığında kapkara tüyler arasından bakan bir çift göz aklını başından aldı, attığı çığlıktan korkan hayvan sırt üstü devrildi, kendinden daha çok korkmuştu zavallı, yalpalaya yalpalaya kaçışına bakakaldı. Her yer darmadağındı, masa devrilmişti, kapı ardına kadar açıktı, belli ki gece sıkıca kapamamıştı içkili haliyle, her yana sinen anason kokusu midesini kaldırıyordu, tuvalete koştu. Darmaduman olmuştu kulübe, köşeye dayalı çalı süpürgesiyle ortalığı süpürürken beyninde bir şimşek çaktı, az önce yaşadığı absürt olay yeni bir yol açmıştı önünde. Neden devamlı kalıplara sığınıyordu, neden korkuyordu sıra dışı olmaktan, eskilerin dediği gibi devamlı edebiyat paralamak, birilerinin beğenileri doğrultusunda yazmak zorunda mıydı, neden kalemini hür bırakmıyordu nereye uçarsa uçsun? Düşünmeliydi ama burada değil, evinde, yumuşacık koltuğunda. Öteberisini çantasına tıktı acele acele, kulübenin kapısını açık bıraktı, hayvan ne var ne yok yiyip içmişti zaten. Yola çıkmadan önce son bir işi vardı, tabelanın karşısına geçti, o beyaz taş hala yerde duruyordu, eline aldı ve yazdı, her şeye rağmen gülümsemesini engelleyemiyordu.
Nüfus: 0
Rakım: Ayı içti
Yürüdü gitti.