Rüzgârın getirdiği haykırışlar karşısında sessizliğini bozmuyorsan, bir çelişki girdabına düştün demektir. Düştüğün bu kuyudan ne kadar cebelleşsen de kurtulamazsın. Elindeki ipi çıkmak için kullanmak yerine, boynuna dolarsın. Öğrendiklerin, seni boğmaya kalkar sıraya dizmediğinden. Ama sen, boynunu süsleyen inci sanırsın. O incileri sen dizdin ipe hem de ipince ipe.
Sana bir halat gerek. İpince iple yüzemezsin. Ama halat öyle mi? İpince de olsa seni taşır. Ayaklardan başlara, topraktan bulutlara taşır. Bir dem gökyüzünde gezersin bir dem uykuda. Yardım beklerken bazen Hızır bazen de İlyas olursun fark etmeden. Yine de durmayı seçersin. İnatla ayağını yere vuran minik bir çocuk gibi. O çocuk büyür de sen tozu toprağa katan hâlinle dona kalırsın. Buz keser her yanın çöl sıcağında. Kesik yerlerden akan kan renk katar hayatına. Bir gözlerinden damlayan kırmızı yaşa bir kara kutuda gösterilen kanlı una bakarsın.
Kara kutu dipsiz bucaksız. Kesik kol, yarım bacak, eksik vücut toplanmış kara bir poşette. Seyre dalarsın, sanırsın ki seyranlık. İçinde olan sensindir poşetin. Toprak rengi ellerinle tutansındır poşeti. Bazen de damlayan bir kansındır. Deniz aşırı çığlıklar duyarsın kara kutudan. Gelir, sağlı sollu tokatlar seni kulağından kalbine insin, diye minik haykırışlar. Sen yine de erimemiş buz kayasısındır. Erimeden de ermiş olmazsın. Mıhlanmış gibi yere sabit ayaklarla başın arşa değsin istersin. Bir daha vurursun yere, ayağın yeri yaramaz. Bir daha zıplarsın, başın göğe değemez. Yine de emaneti sırtlandın. Üç beş urla yakayı sıyıracağını sandın. Sıyrılan yakanı testere kesmez, anlamadın. Evinde yere dökülen incileri toplamaya durdun. Elindeki ipince iple merdiven yapıp düştüğün yerden kurtulmak yerine donup kaldın. Alışkanlıklardır belki de seni hareketsiz bırakan yahut korkular. Bunu dahi bilme gereksinimi duymadan başının ağırlığını takip edip durdun. Hem de duraksız bir şekilde.
Editör-Hüseyin Bay