Ahmet Bey, bahçedeki domates fidelerinin dibini çapalıyor, elleri toprağa bulandıkça huzur buluyordu. Alnındaki teri silip başını kaldırdığında, hemen ilerideki çardakta elindeki telefona kilitlenmiş, parmakları ekranda hızla dans eden Eren’i gördü. Ahmet Bey dayanamadı, çapasını toprağa saplayıp seslendi:
“Be hey evlat! Şu toprağın kokusunu, bereketini hissetmek varken ne buluyorsun o cansız ekranda? Biz toprağa emek verir, karşılığını nimet olarak alırız. Siz hayatı o cam parçasına feda ediyorsunuz. Varsa yoksa umursamazlık ve nankörlük.”
Eren kafasını kaldırdı, gülümsedi. Telefonunun ekranını dedesine doğru çevirdi:
“Dede, sen toprağı çapalayıp bu bahçeyi yeşertiyorsun ne güzel… Ama bak, ben de şu an telefonumdaki bir aplikasyon üzerinden yangında kül olan köyler için başlatılan ‘1 Milyon Fidan’ kampanyasını yönetiyorum. Şu ana kadar sayemde on bin fidan toplandı. Sen bu bahçeyi güzelleştiriyorsun ben dijital dünyadan koca bir ormanı kuruyorum.”
Ahmet Bey duraksadı, sapladığı çapaya yaslandı. Toprağın bilgeliğiyle ekranın gücü ilk defa o bahçede karşı karşıya gelmişti.
Bu bakış açısı, gençliğin “umursamaz” görünen teknolojisinin aslında nasıl büyük bir “ümit” ve üretim aracına dönüşebileceğini çok net özetliyordu. Ahmet Bey işini bitirince gidip Eren’in oturduğu masaya oturdu.
Şimdi bir masanın iki ucunda, iki farklı zaman dilimi oturuyordu sanki. Ahmet Bey önündeki çay bardağını tabağına sertçe oturtup derin bir iç çekti. Gözleri masanın diğer ucunda oturmuş ve adeta elindeki telefona gömülmüş elindeki telefonun ışığı yüzüne vuran torunu Eren’deydi.
Bu arada aile dostları Leyla Hanım ziyaretlerine geldi. Ahmet Bey, bahçede yanındaki sandalyeye oturan eski dostu pedagog Leyla Hanım’a döndü sesi sitem doluydu:
“Şunun haline bak Leyla… Biz bu yaşlardayken memleket meselelerini sırtımızda taşır, bir kitap bulduk mu hazine gibi saklardık. Şimdikilerde ne saygı kalmış ne minnet. Dünya yansa umurlarında değil öylece ekrana bakıp duruyorlar. Resmen umursamaz nankör bir nesil yetişti.”
Leyla Hanım, Ahmet Bey’in öfkesinin arkasındaki o kırgınlığı hissetti. Gülümseyerek çayından bir yudum aldı ve bakışlarını Eren’e çevirdi.
“Haklısın Ahmet Bey,” dedi yumuşak bir sesle. “Dışarıdan bakınca tam olarak öyle görünüyor. Ama acaba gerçekten umursamıyorlar mı, yoksa sadece bizim dilimizi mi konuşmuyorlar?” O sırada Eren, kulaklığının tekini çıkarıp başını telefondan kaldırdı. Söylenenleri duymuştu. Yüzünde kırgın bir tebessüm belirdi:
“Dede, yine mi biz? Ne nankörlüğümüzü gördün Allah aşkına? Sabah akşam ‘Biz sizin yaşınızdayken…’ diye başlıyorsun cümlelere. Bizim suçumuz sizin yaşadığınız zorlukları yaşamamak mı?” Ahmet Bey doğruldu, parmağıyla bahçeyi işaret etti:
“Mesele zorluk değil evlat, mesele kıymet bilmek! Önünüzde her imkân var. Bilgi ayağınızın altında her şey konforlu. Ama bir gün olsun dönüp de ‘Bu dünya nasıl kuruldu, bu insanlar ne bedeller ödedi’ demiyorsunuz. Varsa yoksa o iki saniyelik videolar, yapay eğlenceler…” Eren oturduğu yerde dikleşti, gözlerindeki o savunma duvarı aşağı inmiş, yerini derin bir ciddiyete bırakmıştı:
“Dede siz bir şeyi elde etmek için fiziksel olarak savaştınız, bedel ödediniz, biliyorum ve saygı duyuyorum. Ama bizim omuzlarımızdaki yükü görmüyorsunuz. Siz gazete okurken sadece mahallenin en fazla ülkenin derdiyle dertleniyordunuz. Ben şu telefonu her açtığımda dünyanın öbür ucundaki savaşları, iklim krizini, adaletsizlikleri, yok olan ormanları görüyorum. Üstelik hepsini aynı anda yaşıyorum. Biz umursamaz değiliz dede, sadece o kadar çok acı ve bilgi bombardımanı altındayız ki… Ruhumuz yoruluyor. Başımızı o ekrana gömüyorsak, bu bazen sadece delirmemek için.”
Ahmet Bey bir an sessiz kaldı. Torununun sesindeki o gizli çaresizliği ilk defa fark ediyordu. Leyla Hanım araya girdi, sesindeki pedagojik şefkat odayı kapladı: “Görüyor musun Ahmet Bey? Senin nankörlük dediğin şey, aslında onların savunma mekanizması. Onlar minnetlerini bizim bildiğimiz eski kalıplarla,süslü cümlelerle göstermiyorlar. Onlar yapaylığı sevmiyor. Bak, geçen gün Erenlerin okulundaki gençlerin sokak hayvanları ve doğa için nasıl organize olduğunu, tek bir paylaşımla binlerce fidan diktiklerini unuttun mu?”
Ahmet Bey’in bakışları yumuşadı. Çay kaşığını tabağında usulca oynatırken Eren’e baktı: “Yani… Bize karşı bir öfkeniz yok mu?” Eren koltuktan kalkıp dedesinin yanına oturdu elini Ahmet Bey’in omzuna koydu: “Olur mu dede? Öfke değil bu. Sadece biz yarını sizin kurallarınızla inşa edemeyiz, çünkü dünya değişti. Bizim yöntemlerimiz farklı. Teknolojiyi de bilimi de bunun için öğreniyoruz. Bize kızmak yerine biraz güvenseniz… İnan her şey daha güzel olacak.” Leyla Hanım, dostunun gözlerinde çakan o ümit ışığını gördü ve ekledi:
“İşte bu yüzden ümit var olmak zorundayız Ahmet Bey. Toprağa serptiğin tohumdan şüphe edebilirsin ama bu gençlerin içindeki o adalet ve arayış duygusundan şüphe edemezsin. Tarih hep bir önceki neslin sonrakini eleştirmesiyle doludur; ama her nesil kendi kahramanlarını çıkarır. Gelecek, bu çocukların ellerinde sandığından çok daha aydınlık olacak.” Ahmet Bey, torununun elini sıktı, yüzünde ilk defa huzurlu bir tebessüm belirdi: “E hadi bakalım… Çay tazeleyin de şu sizin yenidünyanın projelerini bir de benim dilimle anlat bana.”