Karanlığın, semayı pençelerinin arasına aldığı, gökyüzünden yağmur yerine toprağın yağdığı, güneş ışıklarının bile bulutlardan bu laneti sökemediği bir sabahtı. Kapalı hava tüm şairlerin içine anlamsız bir karamsarlık dolduruyordu. Fakat bahtiyar olan insanın yüzü, gülmek için güzel bir güne muhtaç olur mu hiç? Dışarının inadına içerisi aydınlık olmalı insanın, değil mi efendim? Bu dünyada taş duvarlı binaların arasında yaşayan nice genç var ki bunların yüreği tüm insanları sevecek kadar geniş, kendilerine yapılan her yanlışı affedecek kadar ulvidir. Nasıl mı? Onu ben de bilmem efendim, onlara soracaksın.
İşte yine böyle bir sabah Anadolu’nun kim bilir hangi vilayetinde yaşayan Leyla, her zamanki gibi erkenden uyanmış gücü yettiği ölçüde evi toplamıştı. Ah efendim şimdiki gençler gece yarılarına kadar uyanık kalıp öğlene kadar uyumaktan evi toparlamaya vakit bulur mu, demeyin lütfen. Leyla onlardan değildir, bunu bilmeniz kâfi şimdilik. Kahvaltı yapmak gibi bir âdeti yoktu Leyla’nın. Dünyada varsa bir vazgeçilmezi o da ablasıydı. Her sabah saat 10’da onu aramak gibi bir mutadı vardı. Sabah erkenden uyanır karınca kaderince hazırlık yapar arama saati gelene kadar hop oturur hop kalkardı. Ablasını o kadar seviyordu ki her gün ilk günkü gibi heyecanlanırdı. Hoş, neden aramak için saat onu beklediğini kendisi de bilmezdi. Kişinin itiyadını değiştirmesi kabil değildir efendim, belki ondandır. Neyse. Bu dünyada derdini anlatabileceği bir tek o vardı. Aralarındaki bağ bu yüzden çok güçlüydü. Vakit kaybetmeden makyajını yaparak oturma odasına, eskilerden kalma ahizeli telefonun başına geçti. Dirseklerini telefonun üzerinde bir saksı gibi durduğu masaya bırakarak çenesini ellerine yaslar ve bir halkanın içine sıra ile yazılan rakamları önce küçükten büyüğe akabinde büyükten küçüğe doğru sıraya azami riayet ederek gözüyle takip ederdi. Bu obsesif hareketi yapmaya ne zaman başladı? Efendim bu da sorumu şimdi. Neyse. Telefonun hemen arkasına büyükçe bir ayna bırakılmıştı. Böylelikle arama saatini beklerken veya telefonla konuşurken uzun uzun kendini seyredebiliyordu. Telefonun başına geçip uzun yıllar önce kendisi daha küçük bir çocukken ablasının ona hediye ettiği köşesi yaldızlı masmavi gözlükleri taktı. Takar takmaz da hayali onu gözlüklerin alındığı zamana götürdü. Karanlık bir odada ışıkların açılması gibi bir anda aydınlandı dünyası. Güneş bile bu sabah bu kadar aydınlatamamıştı yeryüzünü.
Saçlarının örgüsü, gözlerinin altındaki allık, dudaklarının kırmızılığı, parmaklarının ucundaki pembe oje tıpkı ablasının evcilik oynarlarken ona yaptığı gibiydi. Saati son kez kontrol etti Leyla ve zamanın geldiğini görmenin heyecanıyla kaldırdı telefonu.
- Ablacığım, nasılsın?
“Teşekkür ederim Leyla, kokusuna kurban olduğum. Sen nasılsın?”
- Karşı daireye taşınan çocuk yüzüme baksa daha iyi olacağım.
“Aaa, bakmıyor mu sana, yakışıklı mı bari?”
- Hem de o biçim.
“Bir kek yapıp çalsaydın kapıyı.”
- Yaptım geçenlerde, hem de o biçim. Fakat kapıyı bile açmadı.
“Boş ver sen de. O kaybeder emin ol.”
Güzel olduğunun farkında olan kadınlara mahsus bir kibirle güldü Leyla ve cevap verdi, şimdiye kadar tanıdığım her erkek peşimden koştu. Bunun ise bana aldırmaması zoruma gidiyor. Az bir zaman sonra o da başlar, hem de o biçim.”
Bir anlık kısa bir sessizliğin ardından devam etti,
- Sana bir şey söyleyeceğim abla ama aramızda kalsın olur mu? Ben hayatıma öyle ya da böyle giren herkesi affettim. Öylesine demiyorum bu affettim lafını. Affettim, hem de o biçim.
“Bu senin açından verilebilecek en güzel karar bence, tebrik ederim. Fakat seni bu karara götüren sebep ne? Acını hatırlatmak istemiyorum ama çok şeyler yaşadın. Kararından emin misin?”
- Eminim, hem de o biçim. Yüzünü bile görmek istemediğim adamlar her gece rüyalarıma geliyorlar. Ben onlarla yaşamak istemiyorum. Sonra düşündüm ki eğer onları affedersem belki bir daha gelmezler.”
“Peki affettikten sonra hiç geldiler mi?
- Geldiler ama eskisi gibi değil hem de çok kısa sürdü.”
“Bu iyiye işaret sanırım”
- Hem de o biçim. Hem abla, hatırlıyor musun? Küçükken saçlarımı cimcime yapar ve bana, tanıdığım en güzel kızsın derdin. Ben de sorardım senden bile mi? Evet derdin, devam ederdim, annemden de mi? Evet, herkesten daha güzelsin, derdin. Hatırladın mı?”
“Hatırlamam mı?”
- Eee, bu kadar güzel olmanın ceremesini çektim ben de, ne yaparsın. Boşuna dememişler güzellik başa bela, diye.
Efendim yine güldü Leyla, nasıl mı? Öyle bir güldü ki sağır sultan bile uykusundan uyandı bu çığlıkla. Kimine göre ürkünç kimine göre korkunç kimine göreyse dünyanın en güzel gülmesiydi bu.
“Çok doğru bir söz. Sanki senin için söylenmiş.”
- Evet haklısın sanki benim için söylenmiş. Bu yüzden ben de bütün suçu güzelliğime yükleyerek onları affettim. Evvela üvey babamı affettim. Sırf ondan kurtulmak için mahallemizdeki bir serseri ile kaçmıştım daha on yedi yaşımdayken.”
“Kollarında hep jilet izi olan o meymenetsizle.”
- Jilet izi vardı her yerinde hem de o biçim”
“Üvey babamızı hatırlamıyorum ben”
- Sen şanslısın tabii, prenses gibi evlenip gittikten sonra yerleşti evimize. Neyse ya benim gibi güzel bir kız dururken menopoza girmiş anamı ne yapsın adam. Dayanamadı herhalde.”
Acı acı güldü Leyla bu sözlerinin üzerine ve hafif bir baş ağrısı hissetti.
- Sana bir şey söyleyeyim mi abla, kaçarken de en çok seni bir daha göremeyeceğimden korkuyordum.”
“Kaçtıktan sonra mutlu olabildin mi Leyla?”
- Oldum, oldum abla hem de koskoca üç ay. Kaçtığım herif deyyus çıkmasın mı? Bir vesileyle ondan da kaçtım. Belalar, okyanusun dev dalgaları arasına bırakmışken beni, bir liman olarak sen çıktın karşıma.”
“İşin orasını hiç anlatma. Ben yaptığım şeye çok pişmanım Leyla. Beni affedebilecek misin?”
- Sana hiç kızmadım ki abla. Ben hep kendi güzelliğime kızdım. Tam da huzura kavuşmuşum derken bu sefer de eniştemin musallat olması senin suçun değil ki. Beni evden kovarak en iyisini yaptın. Kurulu yuvanı mı dağıtacaktın? O kadar çoluk çocuğunla sokakta mı kalacaktın?”
“O günü hatırladıkça kendimi çok kötü hissediyorum.”
- Amaaan boş ver, biz şimdimize bakalım. Geçmiş geçmişte kaldı.”
“Haklısın sanırım. Geçmişimizi geriye sarıp çocukluğumuzdan sonrasını yeniden yaşayalım.”
- Yaşayalım abla, yaşayalım hem de o biçim.”
Leyla’nın baş ağrısı yavaş yavaş artarak onu cidden rahatsız etmeye başladı. Aklına aniden bir şey geldi.
- Abla dün eski eşyalarımın arasında bulduğum şeyi sana söylersem küçük dilini yutarsın.”
“Ne buldun benim dünyalar güzeli kardeşim.”
“Örgülü sarı saçları olan pelüş bebeğimi. Hani pembe bir gecelik giyen var ya işte onu buldum. Dur sana göstereyim.”
Leyla aynanın önünden kalkıp odanın diğer ucuna doğru giderken ahize hâlâ kulağındaydı. Kulağına dayalı olan ucundan aşağı sarkan kesik kabloyu peşi sıra çekerek yerde biriken çerçöpü topladı. Dönüp aynaya baktı ve eğik olan gözlüğün kenarından aynadaki yansımasına bakarak “İşte bak bahsettiğim bebek bu.” dedi ve hıçkırarak ağlamaya başladı.
Hakikat, matruşkanın en içteki minicik bebeği gibi yavaş yavaş tezahür etti. Evvela gözlüklerinin gerçek rengi olan karalık kendini gösterdi. Sonra örgülü saçlar, çim biçme makasıyla kesilmiş gibi görünen uçları havada seyrek bir tüy yumağına dönüştü. Dudaklarındaki allık burnundan akıp dudaklarını boydan boya dolaşan nehirden başka bir şey değildi. Gözlerinin altı al değil mordu. Uykusuzluğun laneti olan göz keseleri, yanaklarından bağımsız bir et parçası gibi sarkıyordu. Sabitleyemediği kahverengi gözleri amaçsızca etrafı süzüyor yıllar önce kendisini sokağa atan ablasının fotoğrafıyla göz göze gelmemeye çalışıyordu.
Kirden siyahlaşan elleri şakaklarını sıkıştırırken tiz sesi odayı doldurdu.
- Sana hiç kızmadım ki abla.
- Sana hiç kızmadım ki abla.
- Sana hiç kızmadım ki abla.