Yazan: Murat Yılmaz
Göklerin en eski zamanlarında, henüz dağların nefes aldığı, nehirlerin uykusuz geceler fısıldadığı çağlarda, Dalın Efendisi olan Ay Tanrıçası Wolhwa (Ay Çiçeği) gök kubbenin üzerinde yalnız yaşardı. Her gece dünyayı gümüş ışığıyla aydınlatır, insanlara rüyalar gönderir, kaybolan ruhlara yol gösterirdi. Ama kendi içinde sessiz bir yalnızlık taşırdı, çünkü tanrıların bile tenha geceleri olurdu.
Bir gece, ayın en parlak olduğu vakitte, Wolhwa aşağıdaki dünyada tuhaf bir ışık gördü. Sisle örtülü bir ormanın içinde, maviye çalan bir ateş yanıyordu. Bu, yalnızca mitlerde adı geçen “Samgwang Saresi”—üç çiçekli kutsal ateşti. Dünyada yalnızca bir kahramanın kaderini işaret etmek için yanardı.
Wolhwa’nın merakı ağır bastı. Ay ışığından bir merdiven ördü ve yavaşça yere indi.
Ateşin yanında bir genç oturuyordu: Haemin. Köyünü bastıran kara bir laneti kırmak için ormana gelmişti. Efsaneye göre, bir insan Samgwang Saresi’nin ateşiyle karşılaşırsa ya kaderini bulur ya da kaderini kaybederdi.
Wolhwa, insan şeklinde ona yaklaştı.
“Bu ateşi neden uyandırdın?” diye sordu.
Haemin başını kaldırdı.
“Dağlarımızı karanlığa boğan Gecenin Avcısı ile savaşmak için güç arıyorum. Halkım ölmesin diye.”
Wolhwa’nın gözlerinde bir titreyiş oldu. İnsanların cesareti hep onu etkilemişti.
“Gücün kalbinde saklıdır.” dedi tanrıça. “Ama karanlık, yalnız kalmış ruhların yeminlerinden doğar. Avcı’nın ruhu kırık… Onu yenmek için yalnızca savaşman yetmez.”
Böylece Wolhwa, Haemin’i korumaya karar verdi fakat ona bunu söylemedi, çünkü tanrıların kaderi açık edilmez.
Karanlığın Doğduğu Yer
Gecenin Avcısı, bir zamanlar ormanın bekçisi olan Mugeun adlı bir ruhtu. İnsanlar ormanı kirletip kutsal hayvanlarını avlayınca kalbi nefretle dolmuş ve karanlığa teslim olmuştu.
Köyü saran kötülük de Mugeun’un çığlığıydı.
Haemin ve Wolhwa, ormanın kalbine doğru yol aldılar. Yol boyunca her ağacın gölgesi birer tehdit gibi üzerlerine çökerken ay ışığı onların önünü aydınlatıyordu.
Sonunda Mugeun ortaya çıkınca Haemin kılıcını çekti.
Fakat Wolhwa bir adım öne çıktı.
“Mugeun,” dedi usulca, “kalbini bu denli karartan nedir?”
Avcı’nın gözleri alev gibi yandı.
“İnsanlar! Benim ormanımı unuttular. Ben yalnız kaldım.”
Haemin, kılıcını yavaşça indirdi.
“Ben unutmadım,” dedi. “Bu yüzden buradayım.”
Kaderin Ateşi
Wolhwa, Samgwang Saresi’nin ateşini göğe kaldırdı.
Ateş üç renkle parladı:
Mavi — merhamet,
Kızıl — cesaret,
Beyaz — bağışlanma.
“Mugeun,” dedi tanrıça, “insanlar hatalar yapar. Ama bazıları bunu düzeltmek için canını ortaya koyar.”
Haemin bir adım attı.
“Ormanı koruyacağım. Yemin ederim.”
Avcı’nın karanlık bedeninde çatlaklar oluştu. Nefretin içinden eski, yorgun bir ruh beliriverdi. Yıllardır aradığı şey savaş değil, anlaşılmaktı.
Son bir ulumayla karanlık dağıldı, orman yeniden nefes aldı.
Ayın Dileği
Haemin köyüne kahraman olarak döndü.
Ama Wolhwa göklere geri dönmeden önce, genç adam ona teşekkür etmek istedi.
“Kim olduğunu bilmiyorum ama bana yol gösterdin,” dedi. “Seni nasıl anabilirim?”
Wolhwa gülümsedi.
“Beni anmana gerek yok. Ama ne zaman ay parlarsa bil ki yalnız değilsin.”
Ve ay ışığı bir çiçek gibi açılarak göğe yükseldi.
O günden sonra, köy halkı her dolunayda ormana bir beyaz çiçek bırakır. Derler ki… eğer rüzgâr hafifçe çiçeği okşarsa, Ay Tanrıçası Wolhwa yine oradadır.
Editör: Fatma Karataş