Yazar Zehra TURAN-Murat GÜVEN
Temmuz akşamları her zaman sessiz ve sıcaktı. Fakat bu sefer havada tuhaf bir gerginlik vardı.
Annesi ve kardeşi salonda oturuyordu. Ayşe ise havanın sıcaklığından balkona oturmuş kitap okuyor ve kitaptaki kahramanın yerine kendisini koyuyordu. Kitaplar gerçek olsa ve o da bu kitapların kahramanı olsa ne güzel olurdu. Hayatı çok sıkıcıydı. Sıradan basit bir hayatı vardı Lgs yeni bitmiş ve yeni gideceği liseye hazırlanıyordu. Tercih yapacaktı. İyi bir puanı vardı ve babası da izin verirse havacılık okuyacaktı. Her zaman hayali pilot olmaktı. Savaş pilotlarına özenirdi. Hayatı ne kadar heyecanlı olurdu kim bilir? Kalbi bu duyguların sıcaklığı ile erirken uzaktan gelen helikopter sesini duydu.
Evleri askeri hava üssüne yakındı. Bu yüzden helikopter ve uçak seslerine alışkındı ama bu sefer farklıydı; daha sert, daha hızlı ve daha ürkütücüydü. Neredeyse evleriyle bir gidiyordu. Sokaktan sesler de artmaya başladı. Uzaklardan büyük bir patlama sesi duyuldu. Sonra büyük bir ateşin alevi ve ışığı tüm şehri aydınlattı. Elindeki kitap yere düştü. Ayşe gözleriyle uzaktaki ateşi izlemeye başladı. Ateş ona cehennemi andırıyordu. Gözlerinin içinde ateşin o kırmızı kıvılcımı gözüküyordu. Sonra daha yakından bir patlama sesi geldi. Bu ses o kadar güçlüydü ki Ayşe yere eğilmek zorunda kaldı. Midesi bulanıyor ve bayılmamak için kendini zor tutuyordu. Bu patlamanın ardından Ayşe korkuyla:
“Anne, gel bir bak! Bir şey oluyor. Korkuyorum.” diye seslendi.
Annesi ve kardeşi patlamayı duymuştu ve o da hemen kızının yanına çıktı. Kardeşini evde bırakıp kızını almaya gelmişti. Annesi balkona çıktığında, helikopterler onuncu kattaki evlerinin hizasına kadar gelmişti. Gökyüzündeki canavarların sesi tüm eve doluyordu. Mahalle’ye dev istilası, uzaylı istilası gibi bir hava veriyordu. İşte kitabındaki gibiydi her şey, Kahraman olma sırası ondaydı. Fakat Ayşe’nin tüm bedeni titriyordu. Ruhu daralıyor ve midesi boşalacak gibi oluyordu. Hemen içeri girip televizyonu açtılar. Devlet televizyonunda sarışın bir kadın, kâğıdı eline almış okuyordu. Ben ve kardeşim bunu anlamıyorduk. Fakat anneleri Zehra Hanım korkuyla ekranı izliyordu. Eli ağzındaydı. Diğer kanalları açtı. Bazı kanallar hala normal yayın akışına devam ediyordu; diziler, filmler, yarışmalar. Haber kanalına geldi Zehra Hanım. Burada da adamlar ve kadınlar tartışıyordu. Ekranda büyük harflerle “KALKIŞMA” yazıyordu.
Televizyonda canlı olarak sokağa bağlanıyor ve insanları gösteriyordu. Ekranda büyük bir karmaşa vardı. Ellerinde bayrak olan insanlar tankların üstüne koşuyor. Bazıları yere düşüyordu. Adamlar hızlıca koşuşturuyor, bir yandan insanlar kaçışıyor, bir yandan yollar kapatılıyordu. “İşgal mi edilmiştik? Kimdi bizi işgal eden? Hangi ülke topraklarımıza girmişti? Yüreğim ağzıma geliyordu. Anneme bakınca daha çok korkuyordum. O benden daha çok kötü olmuştu. Başka ülkenin bayrağını da görmüyordum ama elleri silahlı askerler vardı.” Kamera askere daha yarım çekim yaptı. Askerlerin üstünde Türk askerlerinin giysisi vardı. “Türk askeri işte meydanda! Bizi kurtarmaya gelmişler bile. Şimdi onlar düşünsün.” Ayşe bunları düşünerek televizyonu izliyordu ama hemen sonra gördüğü şey karşısında ne olduğunu anlayamamıştı.
“Bu asker nasıl bizim askerimiz? Bize ateş ediyorlar. Kesin diğerleri teröristtir. Ama ellerinde Türk bayrağı var. Ne oluyor? Ne oluyor?” Ayşe, askerin Türk bayraklı insanlara ateş ettiğini, boğaz köprüsünde insanların yaralandığını, belki şehadet şerbeti içtiğini gördükçe daha çok korkuyor ve heyecandan titriyordu. Anlam vermeye çalışıyordu. İçinde birçok duygu savaşıyordu. Annesi hemen ışıkları söndürdü ve perdeleri kapattı. O sırada kapı çaldı ve babası içeri girdi. Yüzünde ciddi bir ifade vardı. Kararlı bir yüzü vardı. Televizyon henüz kapanmamıştı. Zehra Hanım televizyonu kapatmak isteyince Ali Bey sakince kumandayı eline aldı ve izlemeye başladı. Evde keskin bir sessizlik vardı ve hava buz gibi olmuştu. Kimse konuşmuyor ve sessizce televizyonu izliyordu. Ali Bey birden ayağa kalktı. Işıkların hepsini açtı.
“Zehra, bizim korktuğumuzu sanırlar. Işıklar açık kalacak.” deyip tekrar televizyon başına geçti. Sonra kızı Ayşe’nin başını okşadı. Ona tedirgin bir şekilde gülümsedi. Babası cesur görünmeye çalışıyordu. “Canım babam, ‘Cesaret korkunun olduğu yerde başlar.’ derdi. Korkmayan kişi cesur olamazmış. Şimdi de korkuyor ve bana belli etmek istemiyor. Belki de bizim için korkuyordur.” diye içinden geçerken Ayşe’nin televizyonda canlı yayın devam ediyordu. Sonra sunucu kadın elinde bir telefonla birini bağladı. Kamera iyice yaklaşınca telefondaki kişinin kim olduğu belli olmuştu. Ülkenin Cumhurbaşkanı telefondan sesleniyordu. Cumhurbaşkanı “Milletten daha büyük güç tanımıyorum. Kimseden de korkmuyorum.” diyordu. Kendisinin de direnmek için İstanbul Atatürk Havaalanına geldiğini, topyekûn mücadele edeceklerini ve darbecilere direneceklerini söylemişti. Ve de en önemli mesajı son olarak verdi: “Tüm milletimi meydanlara, sokaklara, havaalanlarına davet ediyorum. Onlara kimin daha güçlü olduğunu gösterelim.”
Bunu duyan Ali Bey yıldırım gibi ayağa kalktı. Yerinde duramaz oldu. Odanın içinde bir ileri bir geri yürüdü. Zehra Hanım sanki başına gelecekleri anlamış gibi kocasına baktı. Göz göze geldiler. Orada her şey konuşuldu. Ali Bey “Ben meydana gidiyorum,” dedi. Zehra Hanım, “Ya çocuklar ya biz…” diye konuştu. “Sizin için, hepimiz için gidiyorum. Karanlıklar bizi esir almasın, Cumhuriyet yıkılmasın.” diye teselli etti Ali Bey. Zehra Hanım gözlerini aşağı indirdi. Bu da yine sessiz bir peki idi. Ayşe hemen babasının önüne geçti. “Baba, gidecek misin? Gerçekten tehlikeli değil mi?” dedi. Gözlerinde çaresizlik ve korku vardı. Sesi titriyordu. “Gitme baba!” diyebildi en son. Babası elini Ayşe’nin omzuna koydu: “Evladım, bazen tehlikeden kaçılmaz. Bazen cesaret insanın kalbinden doğar. Bugün herkesin birlik olma günü.”
Ayşe’nin gözleri doldu ama hiçbir şey söyleyemedi. Babası Ali Bey önce ona, sonra kardeşi ve annesine sarıldı. Ali Bey evden çıkarken Ayşe, onu üzerinde süper kahraman kostümüyle hayal etti. İşte gidiyordu. Kötü adamları tepeleyecekti. Bizi kurtaracaktı. O gerçek bir kahramandı. “Babam evden çıkarken pelerini üzerinden havalandı. Merdivenden değil de balkondan yükseldi. Ama yere inmedi. Yükseldi, yükseldi ve gökyüzünde bir ışık parıltısı gibi kayboldu. Onu şimdiden özlemiştim. O bizi kurtaracaktı sonuçta.” Babası kapıdan çıkarken annesiyle birlikte balkona koştular. Aşağıda insanlar akın akın meydanlara doğru ilerliyordu. Kimisi elinde bayrak taşıyor, kimisi çocuklarını arkasına alıp yürüyordu. Hiç kimsenin gözünde korku yoktu; sadece vatan sevgisi vardı. Ayşe fısıldadı:
“Anne, babama bir şey olur mu?” Annesi gözyaşlarını saklamaya çalışarak kızının saçlarını okşadı:
“Merak etme yavrum. Bu millet her zaman bir olmuş, bugün de olacak. Baban da bizimle birlikte güçlü.” Sabaha kadar ışıklar hiç sönmedi. Ayşe sabaha kadar neredeyse hiç uyumadı. Ayşe bir ara uyukladı ama uyanır uyanmaz balkona koştu. Gökyüzü artık karanlık değildi; güneş doğuyordu. Bütün şehirde dumanlar yükseliyordu. Yer yer silah sesleri duyuluyordu. Sokakta insanlar hâlâ nöbetteydi ama yüzlerinde yorgunlukla karışık bir sevinç vardı. Bir şeylerin değiştiği belliydi. Tam o sırada kalabalığın içinden bir siluet belirdi. Toza bulanmış yüzü, ter içindeydi ama gözleri dimdik duran bir adamdı. Ayşe babasını görünce koşarak aşağı indi. “Babaaa!” diye bağırdı ve ona sarıldı. Babası kızını sımsıkı tuttu: “Her şey bitti kızım. Milletimiz dimdik durdu. Sen artık milletimize emanetsin.” dedi. Sonra annesi onun omzuna dokundu. Annesi Zehra Hanım ağlıyordu. Etrafını kalabalık sardı. Herkes ona bakıyordu.
“Anlıyorum, babam şehit düştü. Hainlerle mücadele ederken, düşmanla savaşırken öldü. Tam da düşündüğüm gibi kahraman olarak öldü babam. Kimseye nasip olmaz onun gibi bir baba. O filmlerde gördüğüm kahramanlardan daha büyük. Gerçek kahraman, işte benim babam.”
O gün Ayşe için sadece bir tarih değildi; bir dersti. Üzüldü babasının olmamasına. Çok ağladı. İnsanlar onu teselli ettiler. Kahraman dediler. O da biliyordu kahramandı ama babasıydı. O hiç unutmadı babasını, sokaklarda gördüğü insanların cesaretini, annesinin sabaha kadar yaptığı duaları. Hepsi kalbine kazındı. Her 15 Temmuz gecesi Ayşe evden çıkmadı. Sadece babasını özleyerek geçirdi. Dua etti her 15 Temmuz gecesi, babasını gönderdiği cennette kendisine de yer versin Allah ve Türkiye Cumhuriyeti hiç yıkılmasın diye. Sonra Atatürk’ün bir sözünü yazdı deftere:
“Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar memleketi olamaz. En doğru, en hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır.” ve Ayşe devam etti:” Babam 15 Temmuz’un sıcak gecesinde ay ve yıldızın olduğu yerden beyaz bir pelerin giyip göğe yükseldi.”