Şimşeklerin göğü yırtıp parçaladığı bir gecede gökyüzü ağlıyordu. Öfkeli deniz, yükselen dalgalar eşliğinde cadde ve sokakları acımasızca dövüyordu. Deniz, sara nöbetine tutulmuş bir hasta gibi köpürürken, şehirde çığlık sesleri, sele karışıyordu, ya insanlar… Selden kendini kurtaran insanlar şimdi bir sığınmacı gibi gittikleri yerde mahsur kalmıştı.
Şehrin bazı yerleri kanalizasyonlarından taşan pis ve atık suları altında kalırken, birçok evleri su basmıştı. Coşkun sular ipini koparıp özgürlüğüne kavuşurken, alnı beyaz akıtmalı yılkı atları gibi coşup sele dönüşüyordu. Önüne katıp sürüklediği otomobilleri, asırlık ağaçları ve ihtiyar, çocuk demeden acımasızca sanki bir tutsak gibi sürükleyip yutuveriyordu. Deniz insanları ve onların keyfe keder attıkları tüm artıkları gerisin geri kusuyor ve insanlardan intikam alıyordu. Bu sel felaketi önüne kattığını sürükleye sürükleye içine çekiyordu.
Şehir bir anda savaş meydanına dönmüştü. Mahsur kaldığım yerde bir elektrik direğine tutunarak hayatta kalabildim. Ne diyeyim ömrüm varmış ya da çekecek çilem varmış hâkim bey. Hayatta kalışıma ben bile inanamadım. Bir saat sonra deniz durulmuş, yağmursa dinmişti. Etrafta korkunç bir manzara vardı. Sanki Filistin’de bombardımana tutulmuştuk. Baktım bakındım etrafımda kendimden başka hiç kimseye rastlayamadım. İşte o an ben kendimi çaresiz bir lağım faresi gibi hissettim.
Hani insanlar nerede, cadde ve sokaklarda olması gereken hayvanlar ve araçlar nerede? Ellerimle yüzümü kapadım ve ağlamaya başladım. Yüksek sesle ve bağıra bağıra, beni benden başka duyan yoktu, bu felaketin ortasında. Gözyaşlarım yuvarlanıp sele karışırken ben kurtulduğum için sevinmek, kayıplar için üzülmek arasında salınıp durdum. Ellerini yeryüzüne açarak dua eden ağaçlar bizim için dua edemez olmuştu. Gökyüzüne uzanan elleri bileklerinden kopmuştu. Sürüklenip kaybolmuş hayatlar vardı su üstünde yüzen.
Öfkeli deniz durulunca, selin içine aldığı arkası dönük cesetler gördüm su üstünde yüzen. Hiç birinde yaşam belirtisi yoktu. Etrafıma bakındım, sokak lambasının aydınlattığı ve sahil boyuna uzanmış vuran kapkara bir poşet gördüm. Bir merak duygusu kapladığı benliğimi ıslaklık vücudumu esir almışken, titreyerek oraya doğru yürüdüm. Bu bir ceset torbası olmalıydı. Ortada bu kadar ceset varken denizin kustuğu ceset neden ilgimi çekmişti? Cesede büyük bir soğukkanlılıkla yaklaştım. Sanki cesetle aramda bir bağ olduğunu hissediyordum. Ayak kısımlarımdan yukarıya doğru iple bağlanmış bir erkek cesedi yatıyordu karşımda. İşte cesedi ilk defa bu şekilde gördüm. Saat gece 02.15’ti hâkim bey.
Ceset torbası boğun kısımlarından aralanmıştı. Maktul bir erkekti. Kıvırcık saçlarından sular damlıyor, kulaklarında yengeçler geziyordu. Ağızına kumlar dolmuştu. Beyaz gömleğinde kan lekeleri vardı. Gördüm, maktul kalbinden ateşli silahla vurulmuş sonrasında denize atılmış olmalıydı. Vücut bütünlüğü yer yer bozulmuştu. Kıvırcık saçlarını görünce ağabeyimi hatırladım. Aynı ağabeyimin saçlarına benziyordu. Husumetli olduğumuz tarla mevzunu aklıma geldi. Olanları düşündükçe yeniden hırslanıp hiddetlendim. “Böyle ağabey olmaz olsun.”
Tüh! Bu ceset neler hatırlattı böyle bana. Neyse bu derin mevzulara hiç girmeyeyim ve kimse gelmeden buradan sıvışayım derken, polisler beni ensemden yakalayıverdiler. Bense istem dışı bir hareketle elimi abimin saçından çekiyordum. Polisler beni bu halde buldular. “Bu cesedin başına eğilip de ne yapıyorsun, burada senin ne işin var?” gibi sorular eşliğinde beni önlerine katıp karakola götürdüler. Uzun saatler süren ifadeden sonra savcılığa gönderildim. O günkü mahkemede “Benim bu olayla hiçbir ilgim yok. Ben yalnızca tesadüfen orada bulunuyordum, maktulü tanımam bilmem ben suçsuzum.” dediysem de kimseyi inandıramadım.
Sözü hâkim aldı ve karar: “Delil yetersizliğinden dolayı davanın mart ayının on üçüne ertelenmesine, sanığın tutukluluk halinin devamına karar verilmiştir.” dedi. Elim ayağım birbirine dolandı, dizlerinin bağı çözüldü.
Dava günü gelip çattığında sanık sandalyesinde yerimi aldım. Hâkim: “Maktulün üzerinden çıkan kimlik sonucu sizin kardeş olduğunuzu anlamaktayız. Siz, kardeşinizi nasıl olur da tanımazsınız?” Böylesi bir rastlantı ancak filmlerde olurdu. Çok şaşırdım. Dilim damağım yol yol kuruyup çatladı. Yüzü hiç tanınmayacak gibiydi efendim, yalnızca saçları saçları diye kekeledim. Hâkim: “Peki, senin kayıp bir kardeşin var mı?” Dilimi ıslanması için damağıma yapıştırıp: “Var efendim, iki aydır kayıp.” dedim. Hâkim: “Söyle bakalım kardeşini sen mi öldürdün?” dedi. “Vallahi ben öldürmedim kardeşimi,” deyince mahkeme salonunda bir uğultu koptu. Hâkim: “Sessizlik lütfen!” diye bağırdı.
Hâkim, bana nerede çalıştığımı sorunca “Serbest ticaret yapıyorum.” dedim. “Nerede ve kimin yanında serbest çalışıyorsun söyle bakalım.” deyince, “Şey, ben Pala Bıyık Necmi’nin yanında çalışıyorum.” dedim, tefecidir kendisi diyemedim. Hâkim devam etti. “Maktulün üzerinden çıkan borç senedinin alacaklısı Necmi Karayel’dir, lakabı ise Pala Bıyık Necmi’dir. Bu kadar rastlandı nasıl olabilir? Senet büyük bir özenle düzenlenmiş, yazılar hat sanatı gibi yazılmıştı. Yetmemiş başka kişilere de ciro edilmiş. “O gün ortalıkta selden dolayı birçok ceset varken, niçin bu cesedin yanına gittin, yoksa bu kargaşadan yararlanıp cesedi yeniden denize mi atmayı düşündün? Söyle bakalım bu cinayeti sen mi işledin?” Dedi Hâkim Bey.
Velev ki cinayeti ben işledim diyelim, cesedin başında neden bekliyeyim. Denizin, cesedi saat kaçta dışarıya attığını nasıl bilebilirim. Hadi bildim diyelim bu sel felaketinde nasıl orada olup onu yeniden denize göndereyim hâkim bey. Hâkim söz aldı, “Bu kadar rastlantı şüpheli durumların altını çizer, senetlerin alacaklısının senin patronun çıkmasına ne diyorsun, cinayeti sen işlemediysen o zaman azmettirdin. Sonra da ceset hiç hesapta olmaksızın ayaklarına dolandı. Maktulün ateşli silahla öldürüldüğünü söylemişsin ifadende. Bunu nereden biliyordun. Yapılan otopsi sonucunda gerçekten silahla öldürülüp sonra denize atıldığı sabittir. Hadi daha fazla bizi oyalama da gerçekleri anlat.”
Ceset torbası maktulün göğsüne kadar açıktı, kurşun yarasını gördüm. “Beni sırtımdan vuran bu kalleş ölümü hak etmişti. O kardeş değil, bir kalleş. Babadan kalan tarlaların en kıymetli olanını benden hile yoluyla aldı, o da yetmedi karımı elimden aldı. Çocukluğumuzdan beri ağabeyime özel davranırlardı, soğanın cücüğünü, yemeğin yağlı etini hep ona yedirirlerdi. Beni hiç sevmediler, hep onu sevdiler. Evet, ben ağabeyimin ölmesini çok istedim; ama onu ben öldürmedim.”
Mahkeme salonundan çıkan “Yuuuh!” sesleri hâkimin dikkatini dağıtmıştı. Hâkim, “Sessizlik lütfen, konuşanı dışarıya atarım.” dedi.
Devam ettim, “Beni sırtımdan vuran böylesi bir kalleş yaşamayı değil ölmeyi hak etmişti. Ne diyeyim, geçte olsa belasını bulmuş. Ben onu öldürmek için elimi bile kıpırdatmadım. Bakın sizde görüyorsunuz, ölüp gitse bile peşimi bırakmıyor elime ayağıma dolaşıp duruyor. Suçlu bizzat kendisidir ben masumum Hâkim Bey.”